DEĞİŞİM ANSIZIN MI GELİR?

“Söylesene sen daha büyüksün yani bilirsin hiçbir şeyin kalıcı olmaması seni de endişelendirmiyor mu? Büyüyüp böyle önemli şeyler için endişelenmemeyi iple çekiyorum.”[1]

Disney’ in Karlar Ülkesi karakterlerinden Olaf, bir kardan adam olmasına rağmen güneşli havada dahi gezip, hayatın keyfini çıkarma özelliğini elde etmişken, ağaçtan düşen bir yaprak ona değişimi hatırlatır. Ondan yaşça büyük ama henüz genç arkadaşına bu soruyu tüm içtenliğiyle sorup aldığı cevapla rahatlar ve gelecekte değişimden korkmayacağını ümit ederek güzel günün tadını çıkarmaya devam eder ama gelecek sandığı anlar yaşadığı anın bir adım ötesinde milisaniyeler aralığındadır. Belki de geçmişinde?

Biraz akıllarımızı karıştırıp düşünelim. Bizim gelecekte karşılaşacağımız olay aslında şu anda da gerçekleşmekte midir? Geçmişte de olmaya devam etmiş midir? Değişim sadece gelecekle ilgili bir kavram mıdır?

“Kariyerimde değişiklik yapmaktan korkuyorum.” Bu cümle ilk seanslarımda pek sık duyulan bir cümle değildir. Çoğunlukla kariyer koçluklarında, “Aslında işim iyi ve değiştirmek istemiyorum.” benzeri cümlelerle başlayan serüvende, bu örnek cümleyi inceleyip, geçmiş, şimdi ve gelecek kavramlarını anlamaya çalışalım mı?

Kişi bir profesyonelden veya yakınından ya da en yakını olan kendinden cevaplar aradığında, önce durumu ortaya koyar. Bu örnekte şimdiki durum, işinin iyi olduğu ve değiştirmek istememesidir. Kişi bu cümlesinde her zaman samimidir. Burada sorulması gereken bir insan yüzlerce şey söyleyebilecekken bu cümleyi seçerek ne demek istediğidir. Kişinin bu konuyu masaya getirmesi geçmişten gelen sebep- sonuç ilişkileriyle şekillenmiştir. İşinin “iyi” olduğu kanısına geçmiş deneyimlerinden ulaşmış, bugün değerlendirmektedir. “Değiştirmek istemiyorum” duyurusu ise gelecekte ne yapmak istemediğini anlatır. Kafamız karıştı mı? Güzel çünkü taşların yerine oturması için önce bir sarsılmaları gerekir.

DOĞRU CEVAPLAR İÇİN DOĞRU SORULAR

Koçluk doğru soru sanatıdır bence. Dolayısıyla ister dışarıdan biri ister kendi kendimize olsun, aynı cümleden nereye varabileceğimize bir yolculuk olsun bu yazı. “Kendine Koçluk” eğitimlerimi insan koçunu hep yanında taşıyamayacağı için değerli buluyorum. Gelelim sorulara, her insana, her duruma farklı bir soru gelecektir ancak adı üstünde örnek durum, bir tür örneğin üzerinden gidelim.

Söylem: Aslında işim iyi, değiştirmek istemiyorum.

  • Aslında dediğini duydum, asıl bu durumda senin için ne demek? (Geçmiş faydalar)
  • İşim iyi derken on üzerinden puanlasan kaç verirdin? Bunu hangi özelliklerine verirdin? (Bugünkü fikir ve hisler)
  • Değiştirmek istemediğin nedir? (Gelecek belirsizliği)

Yazarken bile içim taşıp duruyor, kim bilir ne cevaplar gelip, neler düşünülüp, neler çalışılıp neler çıkacak? Hangi duygu, hangi düşünce kalıbı, hangi sorumluluklar sığdı bir cümlenin içine?

Koçluk şapkamı kenara atıp, naçizane önerim “kişisel gelişim” merakıyla ağzınızdan biraz daha önemli görünen her cümleye bu araştırmayı yapmaya kalkmamanız. Özellikle kapitalist düzende, akan iş hayatlarımız, benliğimizi bulma çabalarımız, yetişilmesi gereken sosyal hayatlarımız, doyurulması gereken bir sistemde yaşamayı seçtiyseniz bu odaklanma zamanınızı gerçekten kilit cümlelerde kullanmayı da en iyi öğretmen olan zaman öğretecektir.

Biraz da günümüzün modası “overthinker” olmanız durumunda doğru soruların sorulmaması, vaktinde sorulmaması ya da siz hazır olmadan sorulması halinde çözeceğimiz düğüme birini daha eklemeniz an meselesi olabilir.

Her duruma uyan, tek beden, unisex, her cebe, her kişiye uyan cevaplarım yok ama herkesin her durumun içinden, o dönem için en şekilde çıkmasının yolu olduğuna tanıklığım var. Geçmişimizin bugünü hazırladığı, bugünümüzün de geleceği şekillendirdiğini düşünerek, geleceğimizi şekillendirmede, etkili olamayacağımız ne olabilir? Tabi ki değiştiremeyeceklerimiz, başka deyimiyle başımıza gelenler. İşte Olaf’ ın dediği gibi “böyle önemli şeyle riçin endişelenmeyi bırakacak kadar büyümek” için önce yetişkin olmamız gerekecektir. Yetişkin kimdir? Nasıldır? Akıl yaşta mıdır başta mı, yoksa kalpte mi? Onu da bir sonraki yazımda paylaşmayı iple çekiyorum.

Müsaadenizle benimde endişelenmeyi bırakmaya karar verip, yol haritamı çizeceğim şeyler var. 😊

Güzelliklere vesile olacak uyanışlar dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis

Not: “Kendine Koçluk Eğitimi” interaktif olacağı için katılım on iki kişi ile sınırlıdır. Ocak 2026 ayının, ikinci haftasında başlayacaktır. Bilgi için www.vimacoaching.com sayfasından iletişime geçebilirsiniz.


[1] Karlar Ülkesi 2 veya stilize hali Karlar Ülkesi II, Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen Amerikan animasyonlu bir müzikal fantezi filmi. 

ALGORİTMALARIN PENÇESİNDE: SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Algoritmaların Pençesinde : Sosyal Medya Kullanımı

Geçen yıl, içimden gelmediği için, Instagram hesabıma aylarca bakmadığım bir dönem oldu. Aylar sonra birinin hikayesi bana gönderilip, linke basıp, hesabıma girdiğimde, uzun zamandır cevaplanmamış olan isteklere cevap verdikten sonra “ben yokken neler değişmiş?” diyerek reels videolarına girdim. Karşıma ilk çıkan reels videosunda, bir uzman – ki uzman olduğunu bir sahnenin üzerinde olup, yüzlerce kişiye hitap etmesinden, hali ve tavrından varsaymıştım- sosyal medyanın zararları hakkında ve özellikle Instagram’ ın algoritmasının nasıl insanların verimliliğinden çaldığı ile ilgili bir konuşma yapıyordu.

Gözlerime inanamadım, Galatasaray Üniversitesi’ nde “İletişim stratejileri ve Halkla İlişkiler” yüksek lisans programım sırasında onlarca ikna ve halkla ilişkiler projesi gerçekleştirmiş, ikna teorilerini, manipülasyon araçlarını bilerek profesyonel düzeyde hazırladığım çalışmalara rağmen, ben de bir algı tuzağına düşmüştüm. Instagram’da, Instagram eleştiriliyor, ben de bunu, bir devrim gibi heyecanla yaşıyordum. Sonraki videoya baktım, bir tane daha ve bir süre bu böyle devam etti. Ta ki aylardır Instagram’ a girmemiş ve dijital kayıtlarında sosyal medyanın algoritmalarına kendini kaptırmamaya çalışan birini avlamanın en iyi yolunun, kendi yerme pahasına, karşısına bu videoları çıkarmak olduğunu anladığım ana kadar. Kendimi çok saf ve kandırılmış hissetmiş, içimde bir kızgınlık yükselmişti.

SOSYAL İKİLEM ( The Social Dilemma )

İletişimci ve eğitimci olup da genelin faydasına çalışmayı ilke edinen biri olarak, “The Social Dilemma” belgeselini izlemem ilk yayınladığı zamana dayanıyor. İçinizde hala izlemeyenler varsa yayınlanabileceği kadarını yansıtabildiklerini de aklınızın bir ucuna koyarak, mutlaka izlemelerini öneririm.

Buzdağının görünen kısmının yer aldığı belgeselde, en çok, algoritmanın eski yaratıcılarından birinin “algoritmayı ben yarattım, insanları nasıl ekranda tuttuğumuzu biliyorum ve buna rağmen kendime engel olamıyorum,” itirafından etkilenmiştim. Ardından global sosyal medya şirketlerinde çalışanların çocuklarına on beş- on altı yaşına kadar, “sıfır” ekran süresi izni verdiklerini duyunca bir anne olarak tekrar tetiklenmiştim.

SARSILMAK İYİDİR EĞER TAŞLAR YERİNE OTURURSA

Instagram hesabımı büyütmek, daha geniş kitlelere seslenmek isteğimle, bunu manipülasyon kullanmadan yapma hassasiyetimin çatıştığı bir dönemde, sosyal medyada aktif olmamayı seçip, kendime bir düşünme alanı tanımışken, bir video, bilinçli bir kullanıcı olmama rağmen beni tekrar sarmala sürükleyebilmişti. O zaman bu dansın adımlarını değiştirip istediğimi görüp, istemediğimi görmemeyi yönetmeyi tercih ettim. Nasıl mı?

  1. Algoritmalar öncelikle etkileşimde olduklarımız üzerinden çalışır. Takipte olduklarımızın beğendiği ve izledikleri öncelikle karşımıza çıkar. Takip ettiklerimiz listemize göz atarak bir eleme yapabiliriz.
  2. Sadece bugün değil, bugüne kadar beğendiğimiz, sosyal medya kullanımına başladığımızdan beri bütün kayıtlar tutulur ve bazen on yıl, bazen dün ilgilendiğimiz konular karşımıza çıkarak, zamana yaydığımız duygularımızın bir günde karşımıza çıkmasına sebep olabilir. Tarama verilerimizi temizlemek kesin bir çözüm olmasa da çoğunlukla işe yarayacaktır.
  3. Sosyal medyanın olmadığı bir dönemi düşünsek, bir günde kaç kişi ve kaç konu hakkında bilgi alabilirdik? Ne kadarını kaldırıp, sinir sistemimizi yormadan işleyebilirdik? Bu soruların cevapları kullanım miktarımızın da cevapları haline gelecektir.
  4. Sosyal medyada karşımıza çıkanlar istediklerimizin çarpıtılmış versiyonlarıdır. Bunun farkında olmak ruh halimiz için çok değerlidir. Paylaşımın bir kısmıyla ilgili olmamız, her cümlesine değer vermemiz anlamına gelmemelidir.
  5. Sadece karşımıza çıkan reels videolarında karşılaştıklarımız değil, arkadaşlarımızın paylaşımlarında da gezinirken geçirdiğimiz süreye, hangi özelliklere sahip içeriklerde gezindiğimizi fark edelim. Vakit geçirdiğimiz, bir fotoğraf paylaşımda olan bir içecek bile daha sonra karşımıza çıkacaktır.
  6. Ne araştırdığınıza, son zamanlarda neleri merak ettiğinize dikkat edip, karşınıza çıkanlarla karşılaştırın. Bu farkındalıkla çok eğlenebilir, algoritmaya kendinizi kaptırmadan, gözlemciyi gözleyerek gücü elinize alabilirsiniz.

SOSYAL MEDYADA OLMAK YA DA OLMAMAK!

E silelim bütün hesaplarımızı” derseniz, bu da bir çözüm ancak koçlukta sevdiğim sorular da arkasından geliyor. “Bu değişim sana ne katacak?” ve ardından “Bu değişim sana ne kaybettirecek?” Hepimiz sosyal medya ile ilişkisi farklı olduğuna göre bunlara verilecek farklı cevaplar aynı zamanda değişim sonrası sürdürülebilirliği de fark ettirip, karar almamızı kolaylaştırabilir. “Değişim yapayım derken, göz çıkarmayın” derim bazen gülerek mentörlük yaptıklarıma. Değişimin adı yeni umutları getirir ama mutlaka eski bir şeyleri de götürür. Onlara ihtiyacımız kararımızda belirleyici olacaktır.

REÇETE

Yapılan bir araştırmada[1] dijital detoks üzerine yapılmış iki bin beş yüz yetmiş sekiz araştırmanın sonuçları birleştirilip, yaş, cinsiyet, sosyal medya kullanım sıklıkları göz önüne alınıp özet çalışmada dijital detoksun kısa süreli stres mekanizmalarında etkili bir değişikliğe yol açmadığı ancak daha uzun vadeli depresif ruh halinde, “sosyal karşılaştırmalar ve bilgi yüklemesi” nin azalması nedeniyle istatistiksel olarak ciddi iyileşmeler yarattığı gözlemlenmiştir.

Bu durumda depresif hissettiğimiz zamanlarda sosyal medyada kendimizi oyaladığımızı zannederken, aslında uzun vadede yeni negatif algılar ve zihin yorgunluğu yüklediğimizi de gözden kaçırmadan kendi doktorumuz olup, kendimize uygun bir sosyal medya detoksu reçetesi vakti gelmiştir belki. Ne dersiniz?

Her şeyin kararında olduğu, keyifli bir hafta dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis


[1] Impacts of digital social media detox for mental health: A systematic review and meta-analysis,

Roy N Ramadhan , Derren D Rampengan , Defin A Yumnanisha , Sabrina BV Setiono , Kevin C Tjandra , Melissa V AriyantoBulat Idrisov , Maulana A Empitu, 07.08.2024

BEKLENTİLERİNİZ GERÇEKÇİ Mİ? KARAMSAR MI?

BEKLENTİLERİNİZ GERÇEKÇİ Mİ? KARAMSAR MI?

“Beni terfi ettirecekleri yok. Bu koçluğu da ne için ayarladılar bilmiyorum.” derken beklentileri karşılanmamış, hayal kırıklığına uğramış, öfkeli ve ümitsiz birini dinliyordum. Terfi alması gerektiğini düşünürken, almamaya kendini alıştırıp daha fazla hayal kırıklığına uğramamayı garantilemeye çalışır gibiydi. “Terfi almayacağınızı düşünüyorsunuz” dedim. “Evet, zaten beklemiyorum. Gerçekçi olmak lazım değil mi sonuçta? Gerçekçi olmazsak hayal kırıklığına uğrarız.” dedi. “Hayal kırıklığını açar mısınız?” dedim. “Çoktan terfi almam gerekiyordu, iki senedir oyalandığıma göre artık almayacağımı kabul ettim.”

Gerçek beklentisi terfi almak, ağzından çıkan ise kendi deyimiyle “hayal kırıklığına uğramamak için” olmasını beklemekten vazgeçmekti. Beklentisini terfi almamak yönünde değiştirebilirse, iş hayatına daha huzurlu devam edeceğini düşünüyordu. Beklentisinin gerçekçi karşılığı terfi alma ihtimalinin yarı yarıya oluşuyken, negatif beklentinin adını gerçekçilik koyarak kendini almayacağına alıştırmaya çalışıyordu. Daha da önemlisi bu beklentiye uygun olarak performansı düşmüş, stres ile bağlantılı sorunlar yaşamaya başlamıştı. Beklentisi gerçekçi değildi ve sürecin sonucunda yıllar içinde birden çok kez terfi aldı.

Ülkemizde yetiştirilirken çoğunlukla doğu kültürünün hakimiyetiyle, ortalamanın daha karamsar olmaya meyilli olduğunu düşünürken, dünyada bunun nasıl olduğunu araştırmaya koyulduğumda bin beş yüz kırk kişiyle yapılan bir çalışmada ortaya konan sonucun ülkemizdeki oranlarla örtüştüğünü gördüm.

“Pesimistic Bias in Individual Beliefs”[1] başlıklı makalede katılımcılar için hazırlanan soru şablonu üzerinde dikkatlerini çeken kişileri etkilemeyecek, matematiksel olarak %50 ihtimali olan bir durum hakkındaki tahminleri, %49 yani rasyonel, matematiksel gerçeklikle örtüşürken, kendileri hakkında yine %50 ihtimali olan bir kazanç ihtimalinde, tahminlerinin %25 kazanç yönünde değişmesi olmuştu.

Özetlemek gerekirse, katılımcılara önce on kere atılan bozuk parada, tura gelme ihtimali sorulup, %49 ortalama yanıtı alınırken, ikinci soruda tura gelmesi halinde on avro kazacakları söylenip, kaç kere kazanacaklarını düşündükleri sorulunca bu oran %25’ e gerilemişti.

Deney değişmemesine rağmen, oranı düşüren insanların kendi başlarına gelebilecek durumlarda beklentilerini gerçekliğin çok altına düşürmüş olmalarıydı. Gerçek oran %50 iken, beklentilerini %25 olarak ifade etmelerine “gerçekçilik” diyebilir miyiz?

HAYAL KIRIKLIĞINI NASIL ÖNLERİZ?

Günümüzde sosyal medya ağlarından, uğradığımız motivasyon bombardımanında, sıkça gördüğümüz, “Hayal kırıklığına uğramamak için beklentilerinizi düşürün.”, “Beklentiniz olmazsa üzülmezsiniz.” gibi sözler doğruluk payı içerse de bir cümle her duruma uymayacağı için eksik kalırlar. Beklentileri ortanın üzerinde olan bir insanın beklentilerini ortalama bir seviyeye çekmesi, duygularını daha dengeli yaşamasını da getirecektir. Peki ya beklentileri düşük ya da hiç yoksa?

Bu karmaşık ve hızlı dünya içinde basit gerçeklikleri unutabiliyoruz. Bu cümle keşfedilmiş yeni bir cümle olmasa da alıp da cebimizde taşırsak ne hayal kırıklıklarımız ne de sevinçlerimiz abartılı olmadan, dengeli kalabiliriz.

“Olabilir de olmayabilir de.”

Bir düşünelim, bir olayın iki olasılığı vardır. Olması ve olmaması. İkisinin de olasılıkları eşittir. Dış değişkenler, her ne kadar bu durumu bir olasılığın lehine doğru çevirebilse de sonuçta yine iki gerçek sonuçtan biri ortaya çıkacaktır.

GERÇEKÇİ BEKLENTİ İLE DAHA DENGELİ BİR RUH HALİ

Ne olur peki %50 ‘den yüksek ya da düşük beklentiye girsek?

Yine geçenlerde mentörlük yaptığım bir öğrencimden örnek verebilirim. Katıldığı uluslararası bir yarışmada üstüne düşenleri büyük bir titizlikle yapmasına rağmen kazanmasına çok şaşırmasına tanık olunca, neye şaşırdığını sordum. “Olmazsa üzülmeyeyim diye olmayacağını düşünüyordum.” cevabının üzerine “şu an çok büyük bir mutluluk yaşıyorsun, başka bir sefer de bu bir mutsuzluk olabilir. İki duyguyu da yüksek yaşaman seni yorar mı?” diye sorunca “Aslında öğrendiğimden beri başka şey pek konsantre olamıyorum.” dedi. Oysa hayat akmaya devam ediyor, ileride olası bir “olmama” ihtimaline karşı da bugünün deyimiyle “resilience” yani dayanıklılık geliştirmesi için görüşmemize bu yönde devam ettik.

Çok mutlu olmayı isteyip de çok mutsuz olmayı istememek gerçekçi miydi?

Beklentilerini eşit tutmak yerine karamsar ve üzülmekten kendini koruyacağımızı düşünebileceğimiz bakış açısıyla yaklaştığımızda, olması durumunda yüksek bir sevinç dalgası yaşayıp, gündelik akışımızı aksatıp, sonraki aşamalarımızın etkilenmesine sebep olabilir. Olmaması durumunda ise “zaten olmayacaktı, biliyordum.” dediğimizde niyetimizdeki gibi üzülmekten kaçınmak bir yana dursun, sonraki denemelerimiz için karamsar bakış açımızı besleyerek, tekrar denememizin önündeki sete bir ümitsizlik tuğlası daha eklemiş oluruz.

Bu düşünceden yola çıkarak aynı kişinin başka benzer bir durumda gerekenleri yaptıktan sonra “olabilir de olmayabilir de” deyip sürecin akışına kendini bıraktığını düşünelim. İstediğinin olması durumunda “gerekeni yaptım, olabilirdi, oldu” rahatlığını yaşarken, olmaması durumunda da “gerekeni yaptım, olmayabilirdi, olmadı.” kabulünü de geliştiren biri gündelik hayatına vuran sert bir dalga olmadan, rahatlıkla yoluna devam edebilir. Tekrar denemek istediğinde bu özgür düşünce kalıbıyla kaybetme kaygısı olmadan, cesaretle işe koyulabilir.

Öyle kolay mı beklentilerimizi şekillendirmek? demeden önce ne kadar zamanda bugüne geldiklerini, kendimize yeni düşünce kalıplarını hatırlatarak ve bu kalıplarla başardıklarımızın hazzıyla beynimizin yeni kalıba seve seve yer açacağını bilerek hadi deneyelim.

Zaten “olabilir de olmayabilir de.” ☺️

Dengeli bir duygu yolculuğu dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis


[1]Is there a pessimistic bias in individual beliefs ? Benmansour Selima, Jouini Elyès, Napp Clotilde, 01.02.2006

SINIRLAR SÜREKLİ KORUNMALI MI?

“Tarih tekerrürden ibarettir” lafını kaç kez duymuşuzdur? Tarih derslerinizden neler hatırlıyorsunuz? Hangi ülkenin kaç yılında sınırlarını korumak ya genişletmek için verdiği savaş adlarını ve tarihlerini ezberleyip dururduk. Sınırlarıyla ilgili bir karar vermeden önce yönetimi bunu neden yapılması gerektiğini inceler ardından nereye kadar müdahale yapılacağına karar verirdi. Böyle öğrendik. Sıralardayken fark etmediğimiz, belki de hepsinin sınırları söz konusu olunca bambaşka nedenlerle harekete geçişleriydi. Bazen bir hükümdarlarına edilen hakaret, bazen büyüme isteği, bazen ihmal edilmiş hissetmeleri, bazen de güç gösterileri.  On binlerce askeri olan bir ülke, bunu savaş ya da anlaşma yoluyla yaparken, biz bunları okuyup geçmiş, kendi sınırlarımızı nasıl inşa ettiğimizi düşünmemiştik bile…

Sıralarda tarihin bugüne gelişini öğrenirken, çevremizi genişletmeye başladık. Ailemizden sonra arkadaşlarımız, ilişkilerimiz, ekip arkadaşlarımız derken iş arkadaşlarımız, kurduğumuz ailemiz, eşlerimiz, çocuklarımız, eşimiziniz ailesi, komşularımız derken fiziksel sınırlarımız genişledikçe, sosyal sınırlarımızı da esnettik. Evine gidip gelen çocuk, birkaç yıl içinde yüzlerce kişiyle muhatap olmaya başlamışken bir şey duydu: “Sınırlarını koru!” Bütün büyüme çabaları, ağrıları sınırlarımızı genişletmek için değil miydi? Canımızın acıdığı yerden tekrar mı kapatacaktık, bin bir güçlükle büyüttüğümüz bahçenin kapılarını? Hem kaç kapı koyacaktık, herkese ayrı sınır gerekirse? O özene bezene yarattığımız bahçemize yerli yersiz kapılar koydukça, ne anlamı kalacaktı bağımsızlık mücadelemizin?

“Bir nehrin oluşabilmesi için su kadar sınırlara da ihtiyaç vardır.”

Rollo May

Gençliğin enerjisiyle sınırlarını geniş tutup, olacaklara razı gelenler burada mı? Damarlarda hala yüksek olan hormonların verdiği güce dayanarak sınırlarımızın zorlanmasına, ilişkilerimizin gidişatını değiştirmemek uğruna dayanmış, farkında olmasak da yorulmuşuzdur. Sonra bir gün gelir ve “artık bir şey değişmeli” der insan. İşte o koca inşa edilen bahçenin kapıları herkese açıkken birinin girmemesi için bir kilit, diğeri için bir kilit derken, gelişi güzel takılan zincirler arasında hapsolmuş, daralmış bulabiliriz kendimizi.

Birileri ruhumuza, alanımıza girmesin diye inşa ettiğimiz sınırlarda, tek başına korkuyla bir kalede yaşayan hükümdarlar gibi, zamanla bahçemize çıkmaz, başkalarının üzerimizde etkisiyle kendimizi kapatmış buluruz kendimizi. Çözüm sınırsız olmakta değil, sınırlarımızı ara ara gözden geçirmektedir.

Her bir kilidimiz için,

  • Bu kilide hala ihtiyacım var mı?
  • Bu kilidi koyduğum zamanki iç kaynaklarım değişti mi?
  • Bu kilidi koymamın sebebi ortadan kalkmış olabilir mi?
  • Bu kilit yerine başka mekanizmalar geliştirdim mi?
  • Başka kilitlere ihtiyacım var mı?

sorularını sorarak sonbahara girdiğimiz bu günlerde ruhumuzu bir havalandırabiliriz.

“Haydi kır zincirlerini, özgürleş!” gibi mottosu bol, sonucunun sorumluluğunu almayan uyaranlara karşı dikkatli olarak ilerlemek, acele etmemek, korkuyu da, sınırı da bizi korumak için var ettiğimizi unutmadan şefkatle, gereksiz olanları ruhumuzun dolabından temizleyip, yeni bir düzene girebiliriz. Belki kaç zamandır koymak istediğimiz sınırlara yer kalmadığından, daha düzenli bir zihin içinde bunlara da yer açabiliriz.

“Bir sınırımı değiştirirsem incinebilir miyim?” Olabilir. Her şeyin, her zaman iyi gitmesinin mümkün olabileceği illüzyonundan uzaklaşıp, gerçekçi beklentilerle baktığımızda incinmemiz her zaman mümkün. Bu kararı alırken en önemli soru “Değiştirmeyi düşündüğüm sınırımla yaşamaya devam edersem ne kaybedebilirim?” olabilir. Madalyonun iki yüzü gibi, sınırın koruyuculuğu kadar, sert, esnememize engel olan bir yapısı da vardır. Sınırımızı gözden geçirmek aklımıza geldiyse, iç sesimize güvenip, o sınıra “ya hep ya hiç” bakış açısından uzak yeni bir yama yapmak da iyi gelecektir. Olduğu gibi korumaya ihtiyacımız olan sınırı, zihnimiz zaten hazır olana kadar sorgulamayacaktır.

Bilgisayarlarımıza, dolabımıza, beslenme şeklimize güncelleme getirirken ruhumuzun da ihtiyaçlarının değiştiğini unutmadan, şöyle bir önümüze alıp bakıp gerekli olanları elden geçirip, gereksiz olanlardan kurtulmak, fiziksel olarak yapacağımız her türlü temizlikten daha çok yer açacaktır nefesimize.

Herkese zihninin dolaplarını temizleyebileceği, bunu yaparken en az başkalarına olduğu kadar kendine de şefkatli davranacağı bir sonbahar dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis

DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR!

Yedi gün, yirmi dört saatlik bir haftada yetişemediğimizi fark edip bir “pause“ tuşuna bassak ve her şey dursa, önce dinlensek, ardından canımız “tamamdır devam edebilirsin,” dediğinde işlerimizi kolaylaştırıp oynat tuşuna öyle bassak, hayat oyununda mızıkçılık yapmış olur muyuz?

Geçen hafta bir ara kendimi, görüşmeme girmeden beş dakika önce eşime evde yapılan influenza testlerinden yaparken yakaladım. Sonucu konusunda endişeliydim çünkü komplikasyon yaşadığı bir ameliyat sonrası sürecindeydi. Oysa ben öğrendiğim teknikler ve farkındalıklarla sakin kalabiliyordum ama kendime sordum. “Bu sakinliğim fırtına geçince de devam edecek mi? Yoksa ruhumda bir hortum da o zaman mı kopacak?”

İzleyene çok komik gelecek bir halde olduğum kesindi. Halime gülebiliyordum çünkü elimde bez, toz almaya çalışırken, aynı anda fırlayan tansiyon için doktorla konuştuktan sonra, oğlanın okulundan gelen kitap siparişleri için elimden bezi kenara bırakmış, siparişimi verirken, evde su kalmadığı aklıma gelmiş, kitap siparişini unutup, su söylemiştim.

Elimde sadece su siparişi, yarım saat sonra beni bekleyen görüşme, ilgi bekleyen bir hasta ve çokça kaça bölünebilirim acaba sorgusu kalmıştı.

HEPİMİZ HAYATIMIZIN JONGLORÜYÜZ

Dört uzuv ve bir beyinle aynı anda havada tabak çevirip, elleriyle halkaları çeviren jonglörlere alkış tutarken, bize kim alkış tutacak? Rahmetli Zeki Müren’in dediği gibi “Alkışlarla yaşıyorum” desek, takdirin ucundan zor gösterildiği, bu hız dünyasında, o da dış etkenlerin insafına kaldıysa, şöyle zamanı durdurmak bazen ne hoş olurdu.

HAYALLER İHTİYAÇLARIMIZDIR

Yedi gün, yirmi dört saatlik bir haftada yetişemediğimizi fark edip bir “pause“ tuşuna bassak ve her şey dursa, önce dinlensek, ardından canımız “tamamdır devam edebilirsin,” dediğinde işlerimizi kolaylaştırıp oynat tuşuna öyle bassak, hayat oyununda mızıkçılık yapmış olur muyuz?

Yüreğimizin ta içini acıtan bir olayda da hızlandırma tuşuna bassak, kabuk bağlayıverse yaralarımız.

Bir nefes aldıran bu hayalin yan etkisi, bilgisayar oyununda bütün kod hileleriyle puan kazanıp, herkesin önüne geçen ama bu sefer de oyundan zevk almayan bir gencin hayal kırıklığına benzeyecektir. Hayat bir oyundur ya hakkıyla oynanan ya da mızıkçılık yapıp kaçırılan.

“Öyle bir yerdeyim ki ne gitmesi mümkün, ne kalması mümkün olan, öylece bir yerdeyim işte. Vazgeçmekle direnmek arasında, akla karanın tam ortasındayım. Kaybetmenin arifesinde, yeni bir hayatın eşiğindeyim. Kalsam canım yanacak, gitsem hayatım! “

                                                                                                                        Mevlâna

Tam da o gitmekle, kalmak arasında olduğumuz kapının eşiğinde, TDK’ ya kulak verip, “yaşamayı sağlayan şartların bütününü” kabul edip, hayat evine girerken, “iyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta” verdiğimiz sözü hatırlamak ve derin bir nefes alıp, bir mola almakta fayda var.

OYUNU DURDURAMAZSIN AMA MOLA ALABİLİRSİN

Oyunun teknik direktörü olarak, ipleri eline alıp maçın en kritik ve aleyhine dönebilecek bu yoğun baskı anında, hakemden bir mola alıp, sistemi tekrar kurmaya vakit bulabiliriz.

  1. Bu yoğun baskı altında hangi alışıldık taktikleri değiştireceğiz?
  2. Yeni duruma faydalı taktikler neler olabilir?
  3. Yeni durumda bırakmamız gereken (kısa veya uzun süreli) alışkanlıklar var mı?
  4. Yeni taktiklere içimizde itiraz eden bir yer var mı? Varsa isteği nedir? Orta yol bulunabilir mi?
  5. Bu taktiklerden hangileri kısa süreli, hangileri uzun süreli uygulanabilir?
  6. Bu kararlardan hangisiyle başlamak, diğer kararlarımızı uygulayabilmemize iyi gelir?

Molaların oyunlarda bir süresi vardır, hayat oyununda da sınırlı süremiz varsa bu molaları, birkaç kere alıp bu soruların cevabını bulmak, belki hayattan gol yemeyi engellerken, hayata sürpriz bir gol atıp daha güçlü çıkmamızı sağlayabilir. Sizlerin de önerileri varsa mesajlarınızı bekliyorum.

Herkese tekerleğin bazen yavaş, bazen hızlı döndüğünü kabul edip hazmettiği bir hayat oyunu dileğiyle…

Essential Blocks for Gutenberg

Add a strong one liner supporting the heading above and giving users a reason to click on the button below.

                                                                         PCC Despina Kamviseli Hanidis.31.03.2024

KOZMOSUN ÇOCUKLARI

person holding world globe facing mountain

Yazma derslerimden birinin son dakikaları… Bana her seferinde ilham veren, güzel kadın grubuna, “iyi akşamlar,” deyip, bir kahve içmeme beş kala, hocamız yazarlık halleriyle ilgili bir örnek vermek için yazısını okumaya başladı.

Yazısının rotası bambaşkaydı belki ama ilk bölümünde anlattığı çocukların oyun kuruşu ve etrafındaki yetişkinlerin onlara yaklaşımı, gözlerim uzağa dalarken önümde, tam HD ekran canlandı.

Bugünün annesi, geçmişin oyun kuran çocuğu olarak, iki kimliğim arasında gidip gelip, eşyalara yüklenen anlamı gözlemledim. Çocuk oyun kurarken, hevesli hevesli, etrafta senaryosuna uygun eşyaları, seçip yerleştirirken, yaşanmışlıkların yorgunluğuyla, anne, sessizce, “evin dağılışını” izler.

Çocukken “hayatı ne kadar ciddiye alıyorlar,” diye ebeveynlerimi sıkıcı bulduğum anlarla, bugün sıkıcı bir olaydan sonra, suratımı asıp, hayatı kaçırmaya izin verişim, üst üste oturdu. Onlar aralarında “Sen anlamıyorsun,” “Sen de bilmiyorsun,” diye çekişirken, içimdeki bilge “durun” dedi.

“Bunun dünyadan haberi yok,” dedi yetişkin. “Her şeyi oyun sanıyor.”

“Onun hayalleri yok,” dedi çocuk. “Her şeyi bildiğini sanıyor.”

Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara peri masalı okuyun, daha da zeki olmasını istiyorsanız, daha da çok peri masalı okuyun

Albert Einstein

Benim içimdeki bilge sesini pek çıkarmaz, gülümseyerek anlatır. Bir sırıtışla yetişkin tarafıma döndü, yetişkin tarafım, yine çocuğun saflığına, toplumca dokunulmayışına, yenik düştüğünü anladı.

Çocuk, oyun kurarken, yeni yıkanmış çarşafı çatı, özel seri vazoyu kale, taksiti bitmemiş koltukları duvar, o güzelim ütülü örtüyü halı yapmak ister. Çocuk, henüz, ailenin peşine düştüğü, malını kurtarma derdini tanımadığından, seçimlerine müdahale edilmiş hissedip yaygarayı koparır. Aile hemen adını koyar 2 yaş krizi, 4 yaş krizi vb… Sakinleşmesini bekler, ardından çocuğu teselli etmeye çalışırlar. Oysa çocuk yastadır. Evini kaybetmiştir, onunla kurduğu hayallerle beraber…

Durumu hemen tersine de çevirelim. Ebeveynler, hayat yolculuklarında kendilerine arkadaş seçer, eş seçer, ev seçer, içine eşya seçer. Biz, o lego evleri kurar gibi parça parça eşyalar alır, hayallerimizi de onlar üzerinden kurarız. Bahçeli evimizin hamağında yapacağımız keyif, salonun rahat koltuğunda dinlenme planları yaparken, bir anda bir haber gelir.  Ya da çocuğun başına gelen üzerinden düşünelim mi?

MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ

Biri, gündelik hayatımızı devam ettirip, yeni planlar yaparken, gelip, evimize el koysa, içinde ne varsa kaldırsa, alsa, biz yaygarayı koparırken, oturup bir de sakinleşmemizi bekleyip, bizi teselli etse, biz de çocuklar gibi, çabuk unutup, yeni hayallerle devam edebilir miyiz?

Bizler, yetişkinler, malzemeleri birleştirip evler yapıp, önüne arabalar koyarak, değişik kostümler giyip, gün içinde birçok rol değiştirirken, evren de bizim hayallerimizi anlamıyor olabilirdi.

 “Samanyolu mu? Evren içerisinde bu galaksiler, bir kumsaldaki kum taneleri gibidir. Hiç kumsala gittiğinizde, özel bir kum tanesine diğerlerinden fazla önem veriyor musunuz?”

                                                                                                     Çağrı Mert Bakırcı*

Sadece yüzde beşi keşfedilen evrende bile, Dünya, net görüntülenemeyecek kadar küçükken, onun da içinde minicik kalan bizlerin, minnacık eşyalara verdiğimiz değer ve sahiplenme, oradan çok komik gözüküyor olmalıydı. Her eşya ve sahip oluşun, bize yüklediği endişenin farkında olmadan, onları, hayatın gerçeği, hayallerimizi ise çocuk işi sanıyorduk…

YİNE YENİ YENİDEN

O oyuncak yerine koyduğu eşyalar önünden toplanan çocuk da kayıp yaşamaktadır, depremde evini kaybedip hayatta kalan yetişkin de.

Sorgu bundan sonra başlar. “Bu benim başıma neden geldi? Şimdi her şeyi baştan mı yapacağım?”

Kurduğu oyunu ve hayalleri yıkılan çocuk ağlar. Sebep diye anlatılanlara, boş gözlerle bakar. Sessizleşince, tekrar oyun kurduğu yere yavaşça gider, bozulanı düzeltecekken, eskiye özlem gelir. “Ben eski halini istiyorum.” Elindekini fırlatıp, oyun alanını terk ederken, bir daha ağlamaya başlar çocuk. Susana kadar uzaklaşıp oyun alanına bakar. Ölümsüz ruhunun hediyesi, hayal gücü, zamanla kırılan kalbini sarıp sarmalar. Temkinli ve meraklı adımlarla, burnunu çeke çeke, tekrar bozulmasından korktuğu yeni bir oyun kurar ve zamanı unutur, tıpkı evrenin, kendini milyarlarca yıldır, yıkıp baştan yarattığı gibi. Anlamı aramak yerine akışta anlam yaratarak…

“Sen, kendini bir süreliğine kendini insan olarak ifade eden evrensin.”

Eckhart Tolle

*https://evrimagaci.org/mutevazilastirici-bir-deneyim-dunyanin-evrendeki-konumu-ve-adresi-3010

Koçluk Nedir?

koçluk nedir? Despina Kamviseli Hanidis

Koçluğu anlatmak, sistemi bilmeyenlere tanıtmak her seferinde beni heyecanlandırıyor çünkü ilk koçluk alma deneyimimden sonra toparlanıp bu çözüm ve fikirlerin nasıl bu kadar net geldiğini, o zamana kadar bilmeme rağmen nasıl zihin seviyeme çıkıp birleşip bir sonuç yaratamadıklarını anlamamıştım ve şaşkındım. Biraz önce konuşan bendim, tam olarak ben ve kendimin farkında olamadığı daha kaç bilgim, deneyimim, fikrim isteğim vardı çok merak ediyordum.

Arkası benim koçluk eğitimimle devam eden, sisli bir zihin ve ruha ışık tutuldukça bazen işime gelmeyip, yapmak isteyip adım atmam gerektiğini bilmemle sonuçlanan derin iç çekişlerim, bazen de Arşimet gibi sokaklara çıkıp “Evreka” diye kendimi buluşumu haykırışlarımla devam etti.

Öncelikle kendim koç değil bir coachee (koçluk alan kişi) olarak, daha önce psikolog ve psikiyatra gitmem gereken durumlarda düzenli bir şekilde bunları takip etmiş ancak davranışsal ve pozitif psikoloji, motivasyon, ilerleme, kendi sıkışıklığın içinden kurtulmada, aldığım onda eğitimi de katarak kendimi tanımama -patolojik bir sorun olmadığı sürece- bu kadar etkili bir araç ve sistem daha deneyimlemedim. İşimi de bu sihri (sihir zaten var olanın ortaya çıkışı değil midir zaten?) başkalarının da yaşamasını, özellikle zorlayıcı değişim ve dönüşüm zamanlarında koçluk sisteminden destek almasını gönülden isteyerek yapmaya devam ediyorum.

İhtiyacım Olan Koçluk mu? Nasıl Anlarım?

Özellikle kısır döngülere girdiğimizde kararsızlık seviyemiz artar ve destek isteyeceğimiz yere de karar veremez olabiliriz. Burada gerekirse ortak çalıştığımız veya koçluk seanslarına coachee ile de anlaşıp ara verdiğimiz durumları anlatarak, bir psikoloğa veya psikiyatra mı ihtiyaç duyuyoruz, bir koça mı veya hiçbirine mi bunu nasıl anlarız konusuna açıklık getirmek istiyorum.

Öncelikle koçlar psikoterapi yapmazlar ve yetkin oldukları alan dışında kaldığı için de ICF etik kurallarına göre de yapmaları yasaktır. İşte tam da bu yüzden akredite dediğimiz uluslararası bir koçluk kurumundan aldığı onayla çalışan bir koç seçmek önemlidir. Psikoterapi veya ilaç tedavisini ihtiyacınız olduğuna karar verilirse koçla çalışmayı, ortopedist yerine kırık çıkıcıya gitmeye benzetebiliriz. Etik kurallarına bağlı profesyonel bir koç bu konuda kimya görüşmesi dediğimiz ilk ve tanışmak için yapılan bir görüşme sonrası konunuzun koçluk konusu olup olmadığını ve eğer gerekiyorsa ve siz de izin verirseniz sizinle çalışmadan önce ruh sağlığı uzmanlarıyla görüşmenizi önerebilir.

Burada koç bunu neden yapsın diye düşünebilirsiniz… Profesyonel bir koç, bir diş hekiminin kalp ameliyatı yapmayacağı gibi kendi yetkinliklerinin farkında ve karşısındakinin iyilik halinden de sorumlu olarak davranacaktır. Ayrıca bilmelisiniz ki Türkiye’de ICF Türkiye’ ye kayıtlı her koç hakkında etik kurallara uymaması hakkında bildirim de yapabilirsiniz.

Ben Psikolog, Psikiyatr İstemiyorum Koçlukla Devam Etsek?

Henüz bu dallara başvurmanın bir böbrek veya cilt sorunu gibi olmadığı ülkemizde bazen böyle ısrarlarla karşılaşabiliyoruz.  Koçluğun temel değerleri çok kadim değerlere dayanır ve yüzlerce saat eğitimden geçen ve binlerce saat deneyimi olan bir koç bu durumla rahatlıkla başa çıkacaktır.

Koçluk Sistemiyle Çalışılabilecek Konular ve Durumlar Nelerdir?

Koçların eğitim hayatının başlarında sıklıkla beyinlerine kazınan bir cümle vardır. “Koçluk konuya değil, kişiyle yapılır.” Dolayısıyla sayısız insan kadar, sayısız konuda koçluk yapılabilir. Koçluk sistemiyle bizler, o konunun altındaki isteği, duyguları, kalıpları dinleriz ve kişinin bunları fark etmesi için teknikler uygularız. Evet, direkt söylemeyiz, klasik benzetmeye gelirsek yumurtayı dışarıdan çatlatırsak hayat biter o yüzden yumurtanın gelişip içten çatlamasına eşlik ederiz.

Yine de popüler koçluk konularını başlıklar altında toplarsak;

  • Motivasyon eksikliği
  • İsteksizlik
  • Değişim zamanlarında zorlanma
  • Kendini keşfetme
  • Kariyer seçimi
  • Kendini “kendi” gibi ifade edebilme
  • İlişkilerde zorlanma
  • Bir proje boyunca ilerleme ve planlamada sıkıntı
  • Sınava hazırlanmada kendi becerileriyle sistemi uyumlandırma,

aklıma gelen birkaç konu oluyor. Değişim zamanları derken kaç değişik ihtimal olabileceğini düşünün mesela… 😊

Koçluk Sistemi Neye Dayanır?

Koçluk sistemi bu konuda profesyonel olmak isteyen için ön kabullerle başlar ve bana göre en değerlisi her insanın biricik olduğu ve potansiyeliyle geldiği ön kabulüdür. Koçlar dinleyerek çalışırlar, bizler sizi dinlerken tamamen söylediklerinize, söylemek istediklerinize ve vücut dilinize konsantre olarak heybemizdeki bir çok çalışma ve geri bildirim yöntemiyle coachee’ye ayna tutarız. Sizleri dinlerken bizim kişisel hayatımızdaki – varsa- doğrular, yanlışlar, “-meli , – malı” lar silinir. Başlıca görevimiz boş ve sakin bir zihinle sizleri her görüşmede bir çocuk merakıyla dinleyip, gerekli yerlerde doğru ve güçlü sorularla zihin, ruh ve bedeninizde olanları beraber gözlemlemek ve tam da yerinde araçlar dediğimiz psikoloji ve nörobilime arka planlı çalışmalardan faydalanarak ilerlemektir. İlerlemek… Çünkü koçluk başı, ortası ve sonu olan, ölçülebilir bir sistemdir.

Kimya Görüşmesi

İster yönetici koçluğu olsun, ister öğrenci, ister ilişki koçluğu ya da insana dair hangi koçluk olursa olsun, kişinin veya kurumun araması üzerine koçluk yapılacak kişiyle koç bir kimya görüşmesi gün ve saati ayarlar. Özellikle İstanbul gibi trafiğin %90 lara çıktığı bir şehirdeyseniz veya İstanbul dışı bir yerden, dünyanın her yerinden online olarak kimya görüşmesi yapmak ve koçluk almak mümkün. Pandeminin başlamasıyla bu başlarda sorgulanırken, koçluk sisteminin kişiyi gözlemleyebilmesi ve dinlemesine yarayacak Zoom , Microsoft Teams ve benzeri uygulamalarla 2020’ den beri çoğu koçluğumu kişilerin isteği üzerine online platformlarda yaptım. Dolayısıyla trafik ve vakit sizi düşündürmesin. 😊

Kimya görüşmesi ücretsiz olarak yapılan koçun ve coachee’nin (bu kelimenin Türkçe’ si müşteri olduğu için bu kelimeyi kullanmayı sevmiyorum.) uyumunun karşılıklı test edildiği bir tanışma, koçluk sisteminin işleyişinin anlatımı ve coachee’nin konusu hakkında bilgi alınıp nasıl ilerlenebileceği, öncelikle kaç seansın planlandığı gibi konuların da konuşulup coachee’nin koçunu, koçun da coachee’sini seçmesine olanak tanıyan, sonucunda iki tarafın da beraber çalışıp çalışmamaya karar verirken tamamen özgür olduğu bir görüşmedir. Görüşmeden sonra uyum yakalanır ve beraber çalışmak istenirse, koç, etik kuralların, kişinin bilgilerini saklı tutmakla yükümlü olduğunu da belirten bir sözleşmeye anlaşılan gün ve saatleri de ekleyerek coachee’ye gönderir. Ve sihir başlar…

Koçluk Görüşmesi Sırasında Neler Olur?

Her koçluk görüşmesinin belirli aşamaları vardır, bunlar tek tek bildirilmese de, ölçülebilir bir sistemde kalmak adına koç bu süreci yönetmekle yükümlüdür. Coachee’nin konusunu öğrendikten sonra onu dinleyerek coachee için anlamını sorgular, araştırır, görüşme başında ulaşmak istediği yere puanlayarak ne kadar yakın olduğunu sorabilir, görüşme ilerleyip anlam sorgulamaları, merak, duygu değişimleri, kalıpların farkındalıkları havada uçuşurken koç bunları dikkatiyle bir arada tutar ve değişim gözlemlerse paylaşır ve son bölümde kararlar ve taahhütler bölümünde bu seanstaki farkındalıklarla coachee’nin neler yapabileceğini, karar alıp almak istemediğini eğer bir yeni hareket taahhüdünde bulunursa, iki görüşme arasında takip isteyip istemediğini sorar ve coachee isterse iki görüşme arası coachee’nin taaahüdünde nerede olduğunu sorabilir. İki kişinin de onaylamasıyla bir seans biter ve bir sonrakine kadar yeni farkındalıklarla bir hayat devam eder. Genellikle koçluk seansları konuya göre değişmekle beraber 4 ila 10 arasında gerçekleşir. Eğer bu bir süreç koçluğuysa düzenli olarak uzun bir zaman da devam ettirilebilir, bu karar tamamen koçun önerisinden sonra gelen coachee’nin kararına bağlıdır. Coachee’ nin koçuna güvenmediği bir koçluk görüşmesi sıklıkla tıkanır, bu yüzden güven ve uyum esastır.

Koçluğu Deneyimlemek İstersem?

Bunları okuduktan sonra bir koçtan seans almanızın faydalı olacağını düşündüyseniz @despina@vimacoaching.com adresinden benimle veya mutlaka akredite bir koçtan kimya görüşmesi randevusu alarak potansiyelinize ulaşmak ve kavuşmak için harekete geçebilirsiniz…

Farkındalık dolu bir hayat dileğiyle…

Sevgilerle,

PCC / Despina Kamviseli Hanidis

HUZURU BULMA SINAVI

Eşimin tahlil sonuçlarını beklerken gergin, sessiz ve kendimce sabırlıydım. Zamanın önünde eğilmiş, gücünü kabul etmiş bekliyordum. İhtimaller beynimde iki kolonda, olumlu ve olumsuz başlıkları altında ayrılmış, iç sesim iyi ihtimallerin lehine oy vermişti. Öyle de oldu şükür ancak rahatlamamıştım. Kocamı tanıyordum, o da beni. Yapılması gereken küçük operasyon için karar vermesini istedim.

“Çok sabırsızsın.” Dedi. Tetiklendim. Ben mi sabırsızdım?

BEKLE DEMEYİN BANA

Ah be kocacığım! Acelecisin deseydin ya, beni tanıdığı on yedi senedir ne kadar şeye tahammül edebildiğimi beynimde saniyeler içinde hatırlayıp sabırlı olduğumu onaylamanı bekleyene kadar.

Farkındalık sağ olsun, yardımıma yetişti, Despina dur adam onu demek istememiştir dedi içimdeki her çifti barıştıran o teyze. Düşüncelerimi durdurdum, sordum ne demek istemişti?

“Bir şey yapılacaksa, hemen olsun.” istiyorsun dedi. Bir soru, bir cevap, bir farkındalık ve rahatlama… Evet haklıydı, bunu kabul edebilirdim, yapılacak şeyin bir an önce bitirilmesini isteme huyum vardı.

SABIRLA ZAMANIN İMKâNSIZ AŞKI

Sabır, zaman ister, zaman da sabır. Ancak bu ikisinin buluşabileceği tek yer vardır, kaostan ve fanilikten uzak. Bilgelik yolunda, akışta kaçak göçek buluşabilirler ancak, ta ki bir düşünce onları ayırana kadar. Bu aşkın en büyük düşmanı “Endişe Hanım” dır. Tam el ele verecekler, “Ya olmazsa?” diye fırlar, tam birleşecekler, “Doğru olan bu mu?” diye ortalığı karıştırır, havadaki aşk kokusunu dağıtır. Kendi büyüsünü ortaya attı mı huzur dağılır, belirsizlik başlar.

BÜYÜ BOZMA SEANSI

Hemen karar vermezsem, hemen yapmazsam ne olur? diye sordum kendime. Altından “Endişe Hanım” altın dişlerinin ışıltısıyla fırladı. “Şimdi yapabiliyorsun, ne malum sonra yapabileceğin?” Bilinmezlikle ortak çalışıyorlardı anlaşılan. “Ya sonra?” diye büyülenmiş, içim çırpınır halde, dur dedim “Ya bugün yaptığım sonraya uymazsa?” Sihirli soru buydu, endişe kışkırtmalarını da alıp ortadan puf diye kayboldu.

MERAK

Fırsatları kaçırma korkum beni bir meraka itti, başkaları da böyle düşünüyor muydu? Geleceğe güvenmek yerine hemen adım atmaya kalkan bir tek ben miydim? Hemen whatsapp gruplarım yardımıma yetişti, onlara bir anket gönderdim. Bir çekilişte bir ev kazanıyorsunuz ve firma size bir seçenek daha sunuyor ya şimdi bir ev ya da beş yıl sonra iki ev alma hakkınız doğuyor. Yüzde yetmiş beş oranla (yaklaşık elli kişi arasından) arkadaşlarım şimdi bir evi tercih ederim şıkkını seçti. Bu oranı yorumlamaya yetişemeden, cevapların açıklamasında, beş sene sonra ne olacağı ne malum sorgusu, bana da bir rahatlama geldi. Geleceğin bilinmezliğiyle şimdi karar alarak rahatlamaya çalışan sabırsız bir tek ben değilmişim.

TİLKİ TİLKİ SAATİN KAÇ?

Oyunu bilmeyenler için, iki kişi karşılıklı bir mesafede durur ve karşılıklı birbirlerine “tilki tilki saatin kaç?” deyip söylediği kadar adım atarlar, buna yarım adım da dahildir. Ben en başından kazanacağım diye sekiz adım atmayı mı tercih etmeliyim, oyununun gidişine göre kaç adım atacağıma mı karar vermeliyim? Oyunlar, bize hayatı anlatır, oyundaki endişeme cevap olan derslerden biri, en uygun kararların zaman geçip şartlar değişince, yeni duruma adapte edilen adımlar olduğu, diğeri ise her oyun gibi kazanmanın garanti olmadığı. Hayat oyunu süresince de kararlarımızı, her güncellemeye uyarlayabilir hale geldikçe, esneyebildikçe ve zamanın kıyımıza getireceklerine güvendikçe, aceleci ve uyumsuz kararlar yerine o anki duruma sığan patika taşları ekleyebiliriz yolumuza. İşte o zaman akışta ve heyecan dolu kalabiliriz, bilinmezliğin kucağında güvenli ve yeniliklere açık kaldıkça hayat da sıkıcı olmaktan çıkar.

SABIRSIZLIĞIN TAHAMMÜL YÜZÜ

Eşimin sabırsız olduğumu söylemesiyle haksızlık yaptığını düşündüren sabrın diğer anlamı oldu. Acı, haksızlık ve üzücü durumlar karşısında onların geçmesini bekleme erdeminden bahsediyorsak işte bu becerime laf söyletmeyecektim de konuşup durumu kurtardık. Yaşanan her durumda öğrenilecek bir ders olduğunu düşünmek ve buna inanmak insanı bu durumlarda daha dirençli ve umutlu kılıyor. Öğrenmeye ve öğretmeye aşık biri olduğumdan, bu durumların yaşanmamış olmasını tercih etme yani yas dönemini atlattığımda, bana sunduğu yeni bakış açısını fırsat olarak değerlendirmek, yeni yaşama adaptasyonu kolaylaştırıyor. Zor durumlara tahammül etmeyi kolaylaştıran kısa yollar arıyorsak;

  • Tahammül ettiğimiz durumun, kişisel sınırlarımızı aşmadığından, aşıyorsa bunun çok büyük bir değişim olmadığından emin olmalıyız. İstemediğimiz ve hızlı değişimlere tepki göstermemek sabır değil, katlanmaktır ve sürdürebilir değildir.
  • Zorlandığımızı hissediyorsak kendimize koçluk yapıp, sorabileceğimiz sorulardan bazıları: Bu durum en çok hangi tarafımızı zorluyor? Bu konuda esnememize fırsat sunar mı? Sunuyorsa bu değişimi istiyor muyuz? İstiyorsak ilk adımımız ne olmalı?
  • Bu durumu ruhunuzu zorlayarak geliştiren bir spora benzetip, ruh kaslarımızın güçlenmesine yarayacağını bilmek, dayanma gücümüzü artırabilir. Öldürmeyen şey güçlendirir!

SABRIMIZ KAÇ BEDEN?

Kendi halimizde hayat bir yandan akarken, ani gelişen bir sınır zorlamasıyla, ruhumuza giydiğimiz bir tayt gibi esneyip yeni durumun kalıbını alabilecek kadar esneklik ve güç hepimizde var. Ancak sıkan tayt uzun süre giyilirse veya esnemesinden cesaret bulup daha da genişletilmeye çalışılırsa, dikişlerden gelen “cart” sesini duyar duymaz ruh detoksuna başlama vaktimiz gelmiş demektir. Sabrın da bir sınırı var canım! Birden ermiş veya bilge olmaya kalkmak, 150 kilo ağırlığı birden kaldırmaya çalışmak gibidir. Bilgelik yolunda da sabırlı olup ruhunuzun akışını kesmeden, sınırlarımızı gerekirse gözden geçirip gerekenleri sınır dışı etmeksek ruh da patlar.

“Tanrım bana değiştiremeyeceklerim için sabır, değiştirebileceklerim için cesaret, ikisini ayırt edebilmem için akıl ver.”

                                                                                                                     Stoa Duası

“Sabrın var mı? Var var. Cesaret var mı? Var var.

Akıl da var mı? Var var. Ne duruyorsun? Ne yapayım?

Yaşasana!”

Mücadelesiz, akışında, bol kabullü bir yaşam dileğiyle…

Dinlemek Ya da Dinlememek İşte Bütün Mesele Bu

DİNLENMEK YA DA DİNLENMEMEK İŞTE BÜTÜN MESELE BU

Geçen pazar günü Instagram hikayemde, integral kadranı da göz önüne alarak insanın üç boyutunu ruh, beden ve zihnin ayrı ayrı dinlenmeye ihtiyacı olduğunu hatırlatan bir hikâye paylaştım. Sobaya ucundan köşesinden de olsa yetişen nesil hatırlar, pazar günleri evin sıcak tutulup, banyo yapılıp, dinlenildiği, haftanın sohbetini yapıldığı sakin, yavaş bir gündü. Buna özlem duymuş ve yorgun halimle kendime nottu aslında hikayem… Bir gün sonra etkileşimlerime göz atarken birden bir şey fark ettim.

Dİ”N” LENMEK

TDK’ nın dediği gibi “güç kazanmak için, çalışmaya ara vermiş” tim ancak “yorgunluğum giderilmemişti.” Oysa fiziken dinlenmiş, sevdiğim şeylere vakit ayırmış, ruhumu besleyen acil durum listemden seçtiklerimi de keyifle yapmıştım. Ama iç sesim susmamıştı. Eksik olan neydi?

Paylaşımımı gözden geçirirken dinlenmek kelimesi bende birden başka bir anlam kazandı. Dinlenmek kelimesi mesleğimin en önemli şartını çağrıştırıyordu. Dinlemek… Dinlenmek… Bir kelime iki anlamla aynı fonksiyonu yerine getiriyor olabilir miydi?

YİNE Mİ STRES?

Yorgunluğuma tanıdık bir şikâyet de eklenmişti, sabahları çene ağrısıyla uyanmak. Gabor Mate’ nin Vücudunuz Hayır Diyorsa kitabının bibliyoterapisine bir psikolog arkadaşımın moderatörlüğünde katıldığımdan beri, yaşadığım fiziksel sıkıntıların altında yatabilecek bilinçaltı sebepleri de araştırır oldum. Psikosomatik belirtiler denilen bu semptomlar, yani “sen beni anlamadın, ben sana hissettireyim de gör” deme şekli ruhumuzun.  Bruksizmin (diş sıkma) altında yatan bilinç altı sorununu araştırdığımda, bilin bakalım arkasından ne çıktı?

Eğer sürekli bir içsel konuşma hali (dışarı aktarmada zorluk) isek, yanıt veremediklerimiz, anlatamadıklarımız kaldıysa, bilinçaltımız biz uykudayken bizi bunlardan korumak için onları “ısırırmış”. Biz uykuda etrafımıza dişimizi geçirmeye çalışırken oluşan çene ağrısının çözümü de bugünlerde çok popüler olan masseter botoks (çeneyi kasını hareketini, ilaçla engelleyen bir uygulama), e o kadar ağrı çekmişken, iki iğne de kırışıklıklarımıza attırıveririz değil mi? Kırışıklıkları açıp, çenemizi de sağlama aldıysak asıl sorunu stresi ve ifade eksikliğini halletmeye vaktimiz var demektir.

DİNLEYEN VAR MI?

Koçluk mesleğinde rahmetli hocam MCC Hatice Yıldıran ilk derste, daha birbirimizi tanımadan bir dinleme egzersizi yaptırmıştı. İkili gruplar halinde birbirimizi dinlemiş, karşımızdaki kişinin kim olduğunu dinlediğimiz kadar biz anlatmıştık. Eğitime farkındalığı yüksek ve iletişim eğitimi almış insanlar katılmış olsa da dinleme başarımız ortalamada kalmıştı. Biz duyup hatırladıklarımızı aktarmıştık, hatta biraz negatif bir geçmiş varsa geçmiş olsun ne yapabilirim diye her iyi insanın yaptığı gibi birbirimize destek olmuştuk. “İşte demişti Hatice Hocam önce dinlemeyi öğreneceğiz, tavsiye vermeden, cevap vermeden, sempati kurmadan dinlemeyi.”

KOÇ DESTEK OLMAZ MI?

Sempati kurmadan koç mu olunur diye kızmıştım içimden, ben insanlara yardım etmek istiyordum, çareler önermek, sorunlarını halletmek istiyordum. Henüz koçluk yolculuğumun ilk gününde yöntem konusunda çok yanılıyordum.

EMPATİ? SEMPATİ?

Hemen elimi kaldırdım. Bir koçun empati becerisinin yüksek olması gerekmez miydi? Aldığım cevapla, yıllığımda dahi defalarca tekrarlanmış, “Güzin Abla” lakabımın bana bilmeden ne kadar yük bindirdiğini öğrendim. Hatta o güne kadar, belki de yanlış yönlendirerek, kaş yapayım derken göz çıkardığımı…

Sempati, kişiyi, kendi yaşanmışlıklarımız filtresiyle dinlemek, kendi doğru – yanlış ölçerimizi devreye sokarak, çözüm bulmaya çalışmak, tavsiye vermek, onunla ve bazen onun yerine üzülüp, sevinmektir.

Empati karşısındakinin düşüncelerini, hislerini, kalıplarını onun doğduğu günden bu yana geliştirdiği kişiliği ve alışkanlıkları doğal kabul ederek, kendini tam da onun olduğu yere koymaktır.

Dİ”N”LENMEK LÜKS MÜ?

Burada bahsettiğim kavramların da ötesinde, dinlemenin önündeki en büyük engel kişinin egosu. Yunanca da “ben” anlamına gelen ego, ehlîleştirilemezse “ben bilirim”, “ben de yaşadım”, diyerek konuşmanın ortasına atlamaya güdülenmiştir. Etkin bir dinleyici olmak adına egosunu tanıyıp, kendini tanıma yolcuğuna sürekli devam eden, eğitimler almış psikolog ve koçlar gibi profesyonellere maddi olarak ulaşmak her zaman mümkün olmayabilir. Forbes dergisinde yayınlanan “Kendini Dinletmenin Pratik Yolları” makalesinde, iletişimci Erika Andersen çözüm olarak sunduğu maddelerin bir numarasına DİNLE yazmış. Di”n”lenmek istiyorsak önce biz dinleyeceğiz…

 YAKININIZI NASIL ALIRDINIZ? SEMPATİK Mİ? EMPATİK Mİ?

Dinlemenin gerçek anlamından bahsetmeden önce aynı konu üstünde gelişebilecek, bir sempatik bir de empatik diyaloğa göz atalım mı?

Kişi: “Ya sorma eşimin operasyon olması gerekiyormuş, çocukları da bu hafta bırakamam, para da ayarlamak lazım, of, sinirlerim çok bozuk!

Sempatik: “Geçmiş olsun, öyle hemen operasyona sokma sakın, benim doktoruma götür önce bir, biliyorsun babamın başına geleni. Çocukları düşünme şimdi. Para için de sıkma canını çözeriz.

Empatik: “Geçmiş olsun, baya sıkışmışsın gerçekten, işini kolaylaştırmak için bir şey yapmamı ister misin?

Bir durup hissedelim. Hangi cevaptan sonra bu endişeli kişi düşüncelerini durdurup bir nefes alabilir?

İkisinin de niyeti yardımcı olmakken empatik olan kişiyi dinleyip, onun duygusuna ve fikrine saygı duyarak cevap vermiş, sempatik olan ise kendi telaşını da istemeden size aktarıp, kendi “doğru” çözümünü kişiye dayatmıştır.

“Dinlemek karşındakine sen varsın, sana değer veriyorum demenin en kestirme yoludur.”

Doğan Cüceloğlu

Sempatik dinleyicinin yardım önermesi, gönle hoş gelebilir. Ancak sunduğu yardım teklifleri ve fikirler kişiye içinde olduğu durumun yanında bir sorumluluk daha yükler. Bu kişinin başka bir doktora gidecek maddi ya da fiziki şartları yeterli midir? Çocuklarını dediği gibi düşünmeden durabilir mi? Sunulan maddi yardım ona ne hissettiriyor? Anlatan çoğu kez “sadece dinlenmek” ister.

“Söz söylemekte yücelik aramayın!

Dinlemek, söylemekten yeğdir”

Mevlâna

Dünyanın dört bir yanında, etkili konuşma, sunum teknikleri, ikna edici konuşma dersleri veriliyor. Birilerine hitap ederek faydalı olmak ile dinleyerek faydalı olmak arasındaki fark nedir? İnsanlar bir konuşmacının sunumuna kendi kararlarıyla ilgilenerek katılırlar, fikirlerini dinlemeye açık ve isteklidirler. Oysa bir sohbet esnasında bilirkişi olmadan fikir vermek, sıklıkla izin istemeden yapılır.

ÖNCE DİNLE

Di”n”lenmek istiyorsak önce biz dinleyelim demiştik. Gündelik hayatta karşımızdakini bütün dış uyaranlara rağmen dikkatle dinlemek, elimizden telefonu bırakarak dinlemek, hele de aramızda bir anlaşmazlık varsa çok kolay değildir. Konuştuğumuz kişi ne derse desin, haklı çıkmadan (bu da başlı başına bir konu olabilir), cevap yetiştirmeden dinlesek kaç boşanma davası iptal olurdu kim bilir? Bizim de canımız var tabii, dinlemek sazı karşımızdakinin eline verip hiç konuşmamak değildir. Karşımızdaki empatik şekilde dinlediysek ve sınırlarımızın ihlal edildiğini düşünüp, kırmızı ışık yanıyorsa günah benden gitti artık… Peki nasıl olur bu empatik dinleme?

ETKİLİ DİNLEME İPUÇLARI

  1. Dinlerken dikkatimizin tamamen karşımızdakinde olduğuna emin olup, başka şeyler ve bugünün vebası olan telefonumuzla uğraşmıyoruz.
  2. Karşındaki konuşmasını bitirmediği sürece sözünü kesmeden dinlemeyi duymuşuzdur ancak bir adım ileri gidip üç- dört saniye sessizlik oluşması anında da beklemek, karşımızdakinin düşünüp anlattıklarını derinleştirmesine imkân verir.
  3. Dinlerken duygularımız tetiklenip cevap veresimiz geliyorsa burada ego kontrolü devreye giriyor. Karşımızdakinin sözünü kesmeden dinlersek, haklarımızı karşımızdakine devretmiş olmayız, sadece dinlemiş ve anlamış oluruz. Anlamaya başladığımızı hissettiğimizde bağınız kuvvetlenecek. Sabrın sonu selamettir!
  4. Anlatılanın ve fikirlerin, karşımızdakinin doğru ve yanlışları ve kalıplarıyla işlenmiş olduğunu ve herkesin hayat filtresinin farklı olduğunu unutmadan, farklı fikirlere izin vererek dinleyelim. Bu bizi de özgürleştirecektir.
  5. Dinlemek öncelikle ona dikkatini hediye etmek olduğu kadar, onu anlamaya da çalışmaktır. Anlamamak da anlamak kadar doğaldır. Geçiştirmek ve anlamış gibi yapmak yerine, “bu dediğini anlamadım”, “senin için şu ne demektir” gibi sorularla ilgi ve iletişim kalitesini bir üst seviyeye çıkarabiliriz.
  6. “E bir ara biz de konuşacağız değil mi?” diye sabırsızlanmıyoruz, belki de bu sefer sadece dinleyeceğiz. Hiç konuşmadığımız bir sohbette değer verdiğiniz birini dinlerken, derinde yaptığınız anlam araştırmaları, zamanla bize de ayna tutacak, bizim de sorularımıza kendiliğinden cevap olacaktır. Bir taşla iki kuş!
  7. Ve son olarak bunun bir alışkanlık olduğunu, ilk denelerimizde tamamen çuvallayabileceğimizi ama istersek zamanla daha huzurlu ve barışçıl sohbetler yürüteceğimizi bilerek denemeye devam edelim.

DİNLEDİK DE NE OLDU?

Dinlemek, bütün dikkatinle dinlemek, anlamak için gerçekten çaba sarfetmek, kendi içimizle temasımızı da kuvvetlendirir, dinlerken kendi sorularımıza cevap bulduğumuz, koçluk mesleğinde sıklıkla yaşadığımız bir durum. Çünkü dinlemek ilham verir. Dünyada bilyonlarca taneciğin birleşiminden yaratılmış, farklı bireyler oluşumuz, ortaya doğadaki gibi karmaşık olduğu kadar ahenkli bir güzellik katacak, zihin ve ruhumuzun da bu ahenge ortaklık etmesi huzuru ve nihayetinde dinlenmeyi de getirecektir.

Hepimize bol dinlenmeli sohbetler!