ALGORİTMALARIN PENÇESİNDE: SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Algoritmaların Pençesinde : Sosyal Medya Kullanımı

Geçen yıl, içimden gelmediği için, Instagram hesabıma aylarca bakmadığım bir dönem oldu. Aylar sonra birinin hikayesi bana gönderilip, linke basıp, hesabıma girdiğimde, uzun zamandır cevaplanmamış olan isteklere cevap verdikten sonra “ben yokken neler değişmiş?” diyerek reels videolarına girdim. Karşıma ilk çıkan reels videosunda, bir uzman – ki uzman olduğunu bir sahnenin üzerinde olup, yüzlerce kişiye hitap etmesinden, hali ve tavrından varsaymıştım- sosyal medyanın zararları hakkında ve özellikle Instagram’ ın algoritmasının nasıl insanların verimliliğinden çaldığı ile ilgili bir konuşma yapıyordu.

Gözlerime inanamadım, Galatasaray Üniversitesi’ nde “İletişim stratejileri ve Halkla İlişkiler” yüksek lisans programım sırasında onlarca ikna ve halkla ilişkiler projesi gerçekleştirmiş, ikna teorilerini, manipülasyon araçlarını bilerek profesyonel düzeyde hazırladığım çalışmalara rağmen, ben de bir algı tuzağına düşmüştüm. Instagram’da, Instagram eleştiriliyor, ben de bunu, bir devrim gibi heyecanla yaşıyordum. Sonraki videoya baktım, bir tane daha ve bir süre bu böyle devam etti. Ta ki aylardır Instagram’ a girmemiş ve dijital kayıtlarında sosyal medyanın algoritmalarına kendini kaptırmamaya çalışan birini avlamanın en iyi yolunun, kendi yerme pahasına, karşısına bu videoları çıkarmak olduğunu anladığım ana kadar. Kendimi çok saf ve kandırılmış hissetmiş, içimde bir kızgınlık yükselmişti.

SOSYAL İKİLEM ( The Social Dilemma )

İletişimci ve eğitimci olup da genelin faydasına çalışmayı ilke edinen biri olarak, “The Social Dilemma” belgeselini izlemem ilk yayınladığı zamana dayanıyor. İçinizde hala izlemeyenler varsa yayınlanabileceği kadarını yansıtabildiklerini de aklınızın bir ucuna koyarak, mutlaka izlemelerini öneririm.

Buzdağının görünen kısmının yer aldığı belgeselde, en çok, algoritmanın eski yaratıcılarından birinin “algoritmayı ben yarattım, insanları nasıl ekranda tuttuğumuzu biliyorum ve buna rağmen kendime engel olamıyorum,” itirafından etkilenmiştim. Ardından global sosyal medya şirketlerinde çalışanların çocuklarına on beş- on altı yaşına kadar, “sıfır” ekran süresi izni verdiklerini duyunca bir anne olarak tekrar tetiklenmiştim.

SARSILMAK İYİDİR EĞER TAŞLAR YERİNE OTURURSA

Instagram hesabımı büyütmek, daha geniş kitlelere seslenmek isteğimle, bunu manipülasyon kullanmadan yapma hassasiyetimin çatıştığı bir dönemde, sosyal medyada aktif olmamayı seçip, kendime bir düşünme alanı tanımışken, bir video, bilinçli bir kullanıcı olmama rağmen beni tekrar sarmala sürükleyebilmişti. O zaman bu dansın adımlarını değiştirip istediğimi görüp, istemediğimi görmemeyi yönetmeyi tercih ettim. Nasıl mı?

  1. Algoritmalar öncelikle etkileşimde olduklarımız üzerinden çalışır. Takipte olduklarımızın beğendiği ve izledikleri öncelikle karşımıza çıkar. Takip ettiklerimiz listemize göz atarak bir eleme yapabiliriz.
  2. Sadece bugün değil, bugüne kadar beğendiğimiz, sosyal medya kullanımına başladığımızdan beri bütün kayıtlar tutulur ve bazen on yıl, bazen dün ilgilendiğimiz konular karşımıza çıkarak, zamana yaydığımız duygularımızın bir günde karşımıza çıkmasına sebep olabilir. Tarama verilerimizi temizlemek kesin bir çözüm olmasa da çoğunlukla işe yarayacaktır.
  3. Sosyal medyanın olmadığı bir dönemi düşünsek, bir günde kaç kişi ve kaç konu hakkında bilgi alabilirdik? Ne kadarını kaldırıp, sinir sistemimizi yormadan işleyebilirdik? Bu soruların cevapları kullanım miktarımızın da cevapları haline gelecektir.
  4. Sosyal medyada karşımıza çıkanlar istediklerimizin çarpıtılmış versiyonlarıdır. Bunun farkında olmak ruh halimiz için çok değerlidir. Paylaşımın bir kısmıyla ilgili olmamız, her cümlesine değer vermemiz anlamına gelmemelidir.
  5. Sadece karşımıza çıkan reels videolarında karşılaştıklarımız değil, arkadaşlarımızın paylaşımlarında da gezinirken geçirdiğimiz süreye, hangi özelliklere sahip içeriklerde gezindiğimizi fark edelim. Vakit geçirdiğimiz, bir fotoğraf paylaşımda olan bir içecek bile daha sonra karşımıza çıkacaktır.
  6. Ne araştırdığınıza, son zamanlarda neleri merak ettiğinize dikkat edip, karşınıza çıkanlarla karşılaştırın. Bu farkındalıkla çok eğlenebilir, algoritmaya kendinizi kaptırmadan, gözlemciyi gözleyerek gücü elinize alabilirsiniz.

SOSYAL MEDYADA OLMAK YA DA OLMAMAK!

E silelim bütün hesaplarımızı” derseniz, bu da bir çözüm ancak koçlukta sevdiğim sorular da arkasından geliyor. “Bu değişim sana ne katacak?” ve ardından “Bu değişim sana ne kaybettirecek?” Hepimiz sosyal medya ile ilişkisi farklı olduğuna göre bunlara verilecek farklı cevaplar aynı zamanda değişim sonrası sürdürülebilirliği de fark ettirip, karar almamızı kolaylaştırabilir. “Değişim yapayım derken, göz çıkarmayın” derim bazen gülerek mentörlük yaptıklarıma. Değişimin adı yeni umutları getirir ama mutlaka eski bir şeyleri de götürür. Onlara ihtiyacımız kararımızda belirleyici olacaktır.

REÇETE

Yapılan bir araştırmada[1] dijital detoks üzerine yapılmış iki bin beş yüz yetmiş sekiz araştırmanın sonuçları birleştirilip, yaş, cinsiyet, sosyal medya kullanım sıklıkları göz önüne alınıp özet çalışmada dijital detoksun kısa süreli stres mekanizmalarında etkili bir değişikliğe yol açmadığı ancak daha uzun vadeli depresif ruh halinde, “sosyal karşılaştırmalar ve bilgi yüklemesi” nin azalması nedeniyle istatistiksel olarak ciddi iyileşmeler yarattığı gözlemlenmiştir.

Bu durumda depresif hissettiğimiz zamanlarda sosyal medyada kendimizi oyaladığımızı zannederken, aslında uzun vadede yeni negatif algılar ve zihin yorgunluğu yüklediğimizi de gözden kaçırmadan kendi doktorumuz olup, kendimize uygun bir sosyal medya detoksu reçetesi vakti gelmiştir belki. Ne dersiniz?

Her şeyin kararında olduğu, keyifli bir hafta dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis


[1] Impacts of digital social media detox for mental health: A systematic review and meta-analysis,

Roy N Ramadhan , Derren D Rampengan , Defin A Yumnanisha , Sabrina BV Setiono , Kevin C Tjandra , Melissa V AriyantoBulat Idrisov , Maulana A Empitu, 07.08.2024

BEKLENTİLERİNİZ GERÇEKÇİ Mİ? KARAMSAR MI?

BEKLENTİLERİNİZ GERÇEKÇİ Mİ? KARAMSAR MI?

“Beni terfi ettirecekleri yok. Bu koçluğu da ne için ayarladılar bilmiyorum.” derken beklentileri karşılanmamış, hayal kırıklığına uğramış, öfkeli ve ümitsiz birini dinliyordum. Terfi alması gerektiğini düşünürken, almamaya kendini alıştırıp daha fazla hayal kırıklığına uğramamayı garantilemeye çalışır gibiydi. “Terfi almayacağınızı düşünüyorsunuz” dedim. “Evet, zaten beklemiyorum. Gerçekçi olmak lazım değil mi sonuçta? Gerçekçi olmazsak hayal kırıklığına uğrarız.” dedi. “Hayal kırıklığını açar mısınız?” dedim. “Çoktan terfi almam gerekiyordu, iki senedir oyalandığıma göre artık almayacağımı kabul ettim.”

Gerçek beklentisi terfi almak, ağzından çıkan ise kendi deyimiyle “hayal kırıklığına uğramamak için” olmasını beklemekten vazgeçmekti. Beklentisini terfi almamak yönünde değiştirebilirse, iş hayatına daha huzurlu devam edeceğini düşünüyordu. Beklentisinin gerçekçi karşılığı terfi alma ihtimalinin yarı yarıya oluşuyken, negatif beklentinin adını gerçekçilik koyarak kendini almayacağına alıştırmaya çalışıyordu. Daha da önemlisi bu beklentiye uygun olarak performansı düşmüş, stres ile bağlantılı sorunlar yaşamaya başlamıştı. Beklentisi gerçekçi değildi ve sürecin sonucunda yıllar içinde birden çok kez terfi aldı.

Ülkemizde yetiştirilirken çoğunlukla doğu kültürünün hakimiyetiyle, ortalamanın daha karamsar olmaya meyilli olduğunu düşünürken, dünyada bunun nasıl olduğunu araştırmaya koyulduğumda bin beş yüz kırk kişiyle yapılan bir çalışmada ortaya konan sonucun ülkemizdeki oranlarla örtüştüğünü gördüm.

“Pesimistic Bias in Individual Beliefs”[1] başlıklı makalede katılımcılar için hazırlanan soru şablonu üzerinde dikkatlerini çeken kişileri etkilemeyecek, matematiksel olarak %50 ihtimali olan bir durum hakkındaki tahminleri, %49 yani rasyonel, matematiksel gerçeklikle örtüşürken, kendileri hakkında yine %50 ihtimali olan bir kazanç ihtimalinde, tahminlerinin %25 kazanç yönünde değişmesi olmuştu.

Özetlemek gerekirse, katılımcılara önce on kere atılan bozuk parada, tura gelme ihtimali sorulup, %49 ortalama yanıtı alınırken, ikinci soruda tura gelmesi halinde on avro kazacakları söylenip, kaç kere kazanacaklarını düşündükleri sorulunca bu oran %25’ e gerilemişti.

Deney değişmemesine rağmen, oranı düşüren insanların kendi başlarına gelebilecek durumlarda beklentilerini gerçekliğin çok altına düşürmüş olmalarıydı. Gerçek oran %50 iken, beklentilerini %25 olarak ifade etmelerine “gerçekçilik” diyebilir miyiz?

HAYAL KIRIKLIĞINI NASIL ÖNLERİZ?

Günümüzde sosyal medya ağlarından, uğradığımız motivasyon bombardımanında, sıkça gördüğümüz, “Hayal kırıklığına uğramamak için beklentilerinizi düşürün.”, “Beklentiniz olmazsa üzülmezsiniz.” gibi sözler doğruluk payı içerse de bir cümle her duruma uymayacağı için eksik kalırlar. Beklentileri ortanın üzerinde olan bir insanın beklentilerini ortalama bir seviyeye çekmesi, duygularını daha dengeli yaşamasını da getirecektir. Peki ya beklentileri düşük ya da hiç yoksa?

Bu karmaşık ve hızlı dünya içinde basit gerçeklikleri unutabiliyoruz. Bu cümle keşfedilmiş yeni bir cümle olmasa da alıp da cebimizde taşırsak ne hayal kırıklıklarımız ne de sevinçlerimiz abartılı olmadan, dengeli kalabiliriz.

“Olabilir de olmayabilir de.”

Bir düşünelim, bir olayın iki olasılığı vardır. Olması ve olmaması. İkisinin de olasılıkları eşittir. Dış değişkenler, her ne kadar bu durumu bir olasılığın lehine doğru çevirebilse de sonuçta yine iki gerçek sonuçtan biri ortaya çıkacaktır.

GERÇEKÇİ BEKLENTİ İLE DAHA DENGELİ BİR RUH HALİ

Ne olur peki %50 ‘den yüksek ya da düşük beklentiye girsek?

Yine geçenlerde mentörlük yaptığım bir öğrencimden örnek verebilirim. Katıldığı uluslararası bir yarışmada üstüne düşenleri büyük bir titizlikle yapmasına rağmen kazanmasına çok şaşırmasına tanık olunca, neye şaşırdığını sordum. “Olmazsa üzülmeyeyim diye olmayacağını düşünüyordum.” cevabının üzerine “şu an çok büyük bir mutluluk yaşıyorsun, başka bir sefer de bu bir mutsuzluk olabilir. İki duyguyu da yüksek yaşaman seni yorar mı?” diye sorunca “Aslında öğrendiğimden beri başka şey pek konsantre olamıyorum.” dedi. Oysa hayat akmaya devam ediyor, ileride olası bir “olmama” ihtimaline karşı da bugünün deyimiyle “resilience” yani dayanıklılık geliştirmesi için görüşmemize bu yönde devam ettik.

Çok mutlu olmayı isteyip de çok mutsuz olmayı istememek gerçekçi miydi?

Beklentilerini eşit tutmak yerine karamsar ve üzülmekten kendini koruyacağımızı düşünebileceğimiz bakış açısıyla yaklaştığımızda, olması durumunda yüksek bir sevinç dalgası yaşayıp, gündelik akışımızı aksatıp, sonraki aşamalarımızın etkilenmesine sebep olabilir. Olmaması durumunda ise “zaten olmayacaktı, biliyordum.” dediğimizde niyetimizdeki gibi üzülmekten kaçınmak bir yana dursun, sonraki denemelerimiz için karamsar bakış açımızı besleyerek, tekrar denememizin önündeki sete bir ümitsizlik tuğlası daha eklemiş oluruz.

Bu düşünceden yola çıkarak aynı kişinin başka benzer bir durumda gerekenleri yaptıktan sonra “olabilir de olmayabilir de” deyip sürecin akışına kendini bıraktığını düşünelim. İstediğinin olması durumunda “gerekeni yaptım, olabilirdi, oldu” rahatlığını yaşarken, olmaması durumunda da “gerekeni yaptım, olmayabilirdi, olmadı.” kabulünü de geliştiren biri gündelik hayatına vuran sert bir dalga olmadan, rahatlıkla yoluna devam edebilir. Tekrar denemek istediğinde bu özgür düşünce kalıbıyla kaybetme kaygısı olmadan, cesaretle işe koyulabilir.

Öyle kolay mı beklentilerimizi şekillendirmek? demeden önce ne kadar zamanda bugüne geldiklerini, kendimize yeni düşünce kalıplarını hatırlatarak ve bu kalıplarla başardıklarımızın hazzıyla beynimizin yeni kalıba seve seve yer açacağını bilerek hadi deneyelim.

Zaten “olabilir de olmayabilir de.” ☺️

Dengeli bir duygu yolculuğu dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis


[1]Is there a pessimistic bias in individual beliefs ? Benmansour Selima, Jouini Elyès, Napp Clotilde, 01.02.2006

SINIRLAR SÜREKLİ KORUNMALI MI?

“Tarih tekerrürden ibarettir” lafını kaç kez duymuşuzdur? Tarih derslerinizden neler hatırlıyorsunuz? Hangi ülkenin kaç yılında sınırlarını korumak ya genişletmek için verdiği savaş adlarını ve tarihlerini ezberleyip dururduk. Sınırlarıyla ilgili bir karar vermeden önce yönetimi bunu neden yapılması gerektiğini inceler ardından nereye kadar müdahale yapılacağına karar verirdi. Böyle öğrendik. Sıralardayken fark etmediğimiz, belki de hepsinin sınırları söz konusu olunca bambaşka nedenlerle harekete geçişleriydi. Bazen bir hükümdarlarına edilen hakaret, bazen büyüme isteği, bazen ihmal edilmiş hissetmeleri, bazen de güç gösterileri.  On binlerce askeri olan bir ülke, bunu savaş ya da anlaşma yoluyla yaparken, biz bunları okuyup geçmiş, kendi sınırlarımızı nasıl inşa ettiğimizi düşünmemiştik bile…

Sıralarda tarihin bugüne gelişini öğrenirken, çevremizi genişletmeye başladık. Ailemizden sonra arkadaşlarımız, ilişkilerimiz, ekip arkadaşlarımız derken iş arkadaşlarımız, kurduğumuz ailemiz, eşlerimiz, çocuklarımız, eşimiziniz ailesi, komşularımız derken fiziksel sınırlarımız genişledikçe, sosyal sınırlarımızı da esnettik. Evine gidip gelen çocuk, birkaç yıl içinde yüzlerce kişiyle muhatap olmaya başlamışken bir şey duydu: “Sınırlarını koru!” Bütün büyüme çabaları, ağrıları sınırlarımızı genişletmek için değil miydi? Canımızın acıdığı yerden tekrar mı kapatacaktık, bin bir güçlükle büyüttüğümüz bahçenin kapılarını? Hem kaç kapı koyacaktık, herkese ayrı sınır gerekirse? O özene bezene yarattığımız bahçemize yerli yersiz kapılar koydukça, ne anlamı kalacaktı bağımsızlık mücadelemizin?

“Bir nehrin oluşabilmesi için su kadar sınırlara da ihtiyaç vardır.”

Rollo May

Gençliğin enerjisiyle sınırlarını geniş tutup, olacaklara razı gelenler burada mı? Damarlarda hala yüksek olan hormonların verdiği güce dayanarak sınırlarımızın zorlanmasına, ilişkilerimizin gidişatını değiştirmemek uğruna dayanmış, farkında olmasak da yorulmuşuzdur. Sonra bir gün gelir ve “artık bir şey değişmeli” der insan. İşte o koca inşa edilen bahçenin kapıları herkese açıkken birinin girmemesi için bir kilit, diğeri için bir kilit derken, gelişi güzel takılan zincirler arasında hapsolmuş, daralmış bulabiliriz kendimizi.

Birileri ruhumuza, alanımıza girmesin diye inşa ettiğimiz sınırlarda, tek başına korkuyla bir kalede yaşayan hükümdarlar gibi, zamanla bahçemize çıkmaz, başkalarının üzerimizde etkisiyle kendimizi kapatmış buluruz kendimizi. Çözüm sınırsız olmakta değil, sınırlarımızı ara ara gözden geçirmektedir.

Her bir kilidimiz için,

  • Bu kilide hala ihtiyacım var mı?
  • Bu kilidi koyduğum zamanki iç kaynaklarım değişti mi?
  • Bu kilidi koymamın sebebi ortadan kalkmış olabilir mi?
  • Bu kilit yerine başka mekanizmalar geliştirdim mi?
  • Başka kilitlere ihtiyacım var mı?

sorularını sorarak sonbahara girdiğimiz bu günlerde ruhumuzu bir havalandırabiliriz.

“Haydi kır zincirlerini, özgürleş!” gibi mottosu bol, sonucunun sorumluluğunu almayan uyaranlara karşı dikkatli olarak ilerlemek, acele etmemek, korkuyu da, sınırı da bizi korumak için var ettiğimizi unutmadan şefkatle, gereksiz olanları ruhumuzun dolabından temizleyip, yeni bir düzene girebiliriz. Belki kaç zamandır koymak istediğimiz sınırlara yer kalmadığından, daha düzenli bir zihin içinde bunlara da yer açabiliriz.

“Bir sınırımı değiştirirsem incinebilir miyim?” Olabilir. Her şeyin, her zaman iyi gitmesinin mümkün olabileceği illüzyonundan uzaklaşıp, gerçekçi beklentilerle baktığımızda incinmemiz her zaman mümkün. Bu kararı alırken en önemli soru “Değiştirmeyi düşündüğüm sınırımla yaşamaya devam edersem ne kaybedebilirim?” olabilir. Madalyonun iki yüzü gibi, sınırın koruyuculuğu kadar, sert, esnememize engel olan bir yapısı da vardır. Sınırımızı gözden geçirmek aklımıza geldiyse, iç sesimize güvenip, o sınıra “ya hep ya hiç” bakış açısından uzak yeni bir yama yapmak da iyi gelecektir. Olduğu gibi korumaya ihtiyacımız olan sınırı, zihnimiz zaten hazır olana kadar sorgulamayacaktır.

Bilgisayarlarımıza, dolabımıza, beslenme şeklimize güncelleme getirirken ruhumuzun da ihtiyaçlarının değiştiğini unutmadan, şöyle bir önümüze alıp bakıp gerekli olanları elden geçirip, gereksiz olanlardan kurtulmak, fiziksel olarak yapacağımız her türlü temizlikten daha çok yer açacaktır nefesimize.

Herkese zihninin dolaplarını temizleyebileceği, bunu yaparken en az başkalarına olduğu kadar kendine de şefkatli davranacağı bir sonbahar dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis

DURDURUN DÜNYAYI İNECEK VAR!

Yedi gün, yirmi dört saatlik bir haftada yetişemediğimizi fark edip bir “pause“ tuşuna bassak ve her şey dursa, önce dinlensek, ardından canımız “tamamdır devam edebilirsin,” dediğinde işlerimizi kolaylaştırıp oynat tuşuna öyle bassak, hayat oyununda mızıkçılık yapmış olur muyuz?

Geçen hafta bir ara kendimi, görüşmeme girmeden beş dakika önce eşime evde yapılan influenza testlerinden yaparken yakaladım. Sonucu konusunda endişeliydim çünkü komplikasyon yaşadığı bir ameliyat sonrası sürecindeydi. Oysa ben öğrendiğim teknikler ve farkındalıklarla sakin kalabiliyordum ama kendime sordum. “Bu sakinliğim fırtına geçince de devam edecek mi? Yoksa ruhumda bir hortum da o zaman mı kopacak?”

İzleyene çok komik gelecek bir halde olduğum kesindi. Halime gülebiliyordum çünkü elimde bez, toz almaya çalışırken, aynı anda fırlayan tansiyon için doktorla konuştuktan sonra, oğlanın okulundan gelen kitap siparişleri için elimden bezi kenara bırakmış, siparişimi verirken, evde su kalmadığı aklıma gelmiş, kitap siparişini unutup, su söylemiştim.

Elimde sadece su siparişi, yarım saat sonra beni bekleyen görüşme, ilgi bekleyen bir hasta ve çokça kaça bölünebilirim acaba sorgusu kalmıştı.

HEPİMİZ HAYATIMIZIN JONGLORÜYÜZ

Dört uzuv ve bir beyinle aynı anda havada tabak çevirip, elleriyle halkaları çeviren jonglörlere alkış tutarken, bize kim alkış tutacak? Rahmetli Zeki Müren’in dediği gibi “Alkışlarla yaşıyorum” desek, takdirin ucundan zor gösterildiği, bu hız dünyasında, o da dış etkenlerin insafına kaldıysa, şöyle zamanı durdurmak bazen ne hoş olurdu.

HAYALLER İHTİYAÇLARIMIZDIR

Yedi gün, yirmi dört saatlik bir haftada yetişemediğimizi fark edip bir “pause“ tuşuna bassak ve her şey dursa, önce dinlensek, ardından canımız “tamamdır devam edebilirsin,” dediğinde işlerimizi kolaylaştırıp oynat tuşuna öyle bassak, hayat oyununda mızıkçılık yapmış olur muyuz?

Yüreğimizin ta içini acıtan bir olayda da hızlandırma tuşuna bassak, kabuk bağlayıverse yaralarımız.

Bir nefes aldıran bu hayalin yan etkisi, bilgisayar oyununda bütün kod hileleriyle puan kazanıp, herkesin önüne geçen ama bu sefer de oyundan zevk almayan bir gencin hayal kırıklığına benzeyecektir. Hayat bir oyundur ya hakkıyla oynanan ya da mızıkçılık yapıp kaçırılan.

“Öyle bir yerdeyim ki ne gitmesi mümkün, ne kalması mümkün olan, öylece bir yerdeyim işte. Vazgeçmekle direnmek arasında, akla karanın tam ortasındayım. Kaybetmenin arifesinde, yeni bir hayatın eşiğindeyim. Kalsam canım yanacak, gitsem hayatım! “

                                                                                                                        Mevlâna

Tam da o gitmekle, kalmak arasında olduğumuz kapının eşiğinde, TDK’ ya kulak verip, “yaşamayı sağlayan şartların bütününü” kabul edip, hayat evine girerken, “iyi günde kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta” verdiğimiz sözü hatırlamak ve derin bir nefes alıp, bir mola almakta fayda var.

OYUNU DURDURAMAZSIN AMA MOLA ALABİLİRSİN

Oyunun teknik direktörü olarak, ipleri eline alıp maçın en kritik ve aleyhine dönebilecek bu yoğun baskı anında, hakemden bir mola alıp, sistemi tekrar kurmaya vakit bulabiliriz.

  1. Bu yoğun baskı altında hangi alışıldık taktikleri değiştireceğiz?
  2. Yeni duruma faydalı taktikler neler olabilir?
  3. Yeni durumda bırakmamız gereken (kısa veya uzun süreli) alışkanlıklar var mı?
  4. Yeni taktiklere içimizde itiraz eden bir yer var mı? Varsa isteği nedir? Orta yol bulunabilir mi?
  5. Bu taktiklerden hangileri kısa süreli, hangileri uzun süreli uygulanabilir?
  6. Bu kararlardan hangisiyle başlamak, diğer kararlarımızı uygulayabilmemize iyi gelir?

Molaların oyunlarda bir süresi vardır, hayat oyununda da sınırlı süremiz varsa bu molaları, birkaç kere alıp bu soruların cevabını bulmak, belki hayattan gol yemeyi engellerken, hayata sürpriz bir gol atıp daha güçlü çıkmamızı sağlayabilir. Sizlerin de önerileri varsa mesajlarınızı bekliyorum.

Herkese tekerleğin bazen yavaş, bazen hızlı döndüğünü kabul edip hazmettiği bir hayat oyunu dileğiyle…

Essential Blocks for Gutenberg

Add a strong one liner supporting the heading above and giving users a reason to click on the button below.

                                                                         PCC Despina Kamviseli Hanidis.31.03.2024