ALGORİTMALARIN PENÇESİNDE: SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Algoritmaların Pençesinde : Sosyal Medya Kullanımı

Geçen yıl, içimden gelmediği için, Instagram hesabıma aylarca bakmadığım bir dönem oldu. Aylar sonra birinin hikayesi bana gönderilip, linke basıp, hesabıma girdiğimde, uzun zamandır cevaplanmamış olan isteklere cevap verdikten sonra “ben yokken neler değişmiş?” diyerek reels videolarına girdim. Karşıma ilk çıkan reels videosunda, bir uzman – ki uzman olduğunu bir sahnenin üzerinde olup, yüzlerce kişiye hitap etmesinden, hali ve tavrından varsaymıştım- sosyal medyanın zararları hakkında ve özellikle Instagram’ ın algoritmasının nasıl insanların verimliliğinden çaldığı ile ilgili bir konuşma yapıyordu.

Gözlerime inanamadım, Galatasaray Üniversitesi’ nde “İletişim stratejileri ve Halkla İlişkiler” yüksek lisans programım sırasında onlarca ikna ve halkla ilişkiler projesi gerçekleştirmiş, ikna teorilerini, manipülasyon araçlarını bilerek profesyonel düzeyde hazırladığım çalışmalara rağmen, ben de bir algı tuzağına düşmüştüm. Instagram’da, Instagram eleştiriliyor, ben de bunu, bir devrim gibi heyecanla yaşıyordum. Sonraki videoya baktım, bir tane daha ve bir süre bu böyle devam etti. Ta ki aylardır Instagram’ a girmemiş ve dijital kayıtlarında sosyal medyanın algoritmalarına kendini kaptırmamaya çalışan birini avlamanın en iyi yolunun, kendi yerme pahasına, karşısına bu videoları çıkarmak olduğunu anladığım ana kadar. Kendimi çok saf ve kandırılmış hissetmiş, içimde bir kızgınlık yükselmişti.

SOSYAL İKİLEM ( The Social Dilemma )

İletişimci ve eğitimci olup da genelin faydasına çalışmayı ilke edinen biri olarak, “The Social Dilemma” belgeselini izlemem ilk yayınladığı zamana dayanıyor. İçinizde hala izlemeyenler varsa yayınlanabileceği kadarını yansıtabildiklerini de aklınızın bir ucuna koyarak, mutlaka izlemelerini öneririm.

Buzdağının görünen kısmının yer aldığı belgeselde, en çok, algoritmanın eski yaratıcılarından birinin “algoritmayı ben yarattım, insanları nasıl ekranda tuttuğumuzu biliyorum ve buna rağmen kendime engel olamıyorum,” itirafından etkilenmiştim. Ardından global sosyal medya şirketlerinde çalışanların çocuklarına on beş- on altı yaşına kadar, “sıfır” ekran süresi izni verdiklerini duyunca bir anne olarak tekrar tetiklenmiştim.

SARSILMAK İYİDİR EĞER TAŞLAR YERİNE OTURURSA

Instagram hesabımı büyütmek, daha geniş kitlelere seslenmek isteğimle, bunu manipülasyon kullanmadan yapma hassasiyetimin çatıştığı bir dönemde, sosyal medyada aktif olmamayı seçip, kendime bir düşünme alanı tanımışken, bir video, bilinçli bir kullanıcı olmama rağmen beni tekrar sarmala sürükleyebilmişti. O zaman bu dansın adımlarını değiştirip istediğimi görüp, istemediğimi görmemeyi yönetmeyi tercih ettim. Nasıl mı?

  1. Algoritmalar öncelikle etkileşimde olduklarımız üzerinden çalışır. Takipte olduklarımızın beğendiği ve izledikleri öncelikle karşımıza çıkar. Takip ettiklerimiz listemize göz atarak bir eleme yapabiliriz.
  2. Sadece bugün değil, bugüne kadar beğendiğimiz, sosyal medya kullanımına başladığımızdan beri bütün kayıtlar tutulur ve bazen on yıl, bazen dün ilgilendiğimiz konular karşımıza çıkarak, zamana yaydığımız duygularımızın bir günde karşımıza çıkmasına sebep olabilir. Tarama verilerimizi temizlemek kesin bir çözüm olmasa da çoğunlukla işe yarayacaktır.
  3. Sosyal medyanın olmadığı bir dönemi düşünsek, bir günde kaç kişi ve kaç konu hakkında bilgi alabilirdik? Ne kadarını kaldırıp, sinir sistemimizi yormadan işleyebilirdik? Bu soruların cevapları kullanım miktarımızın da cevapları haline gelecektir.
  4. Sosyal medyada karşımıza çıkanlar istediklerimizin çarpıtılmış versiyonlarıdır. Bunun farkında olmak ruh halimiz için çok değerlidir. Paylaşımın bir kısmıyla ilgili olmamız, her cümlesine değer vermemiz anlamına gelmemelidir.
  5. Sadece karşımıza çıkan reels videolarında karşılaştıklarımız değil, arkadaşlarımızın paylaşımlarında da gezinirken geçirdiğimiz süreye, hangi özelliklere sahip içeriklerde gezindiğimizi fark edelim. Vakit geçirdiğimiz, bir fotoğraf paylaşımda olan bir içecek bile daha sonra karşımıza çıkacaktır.
  6. Ne araştırdığınıza, son zamanlarda neleri merak ettiğinize dikkat edip, karşınıza çıkanlarla karşılaştırın. Bu farkındalıkla çok eğlenebilir, algoritmaya kendinizi kaptırmadan, gözlemciyi gözleyerek gücü elinize alabilirsiniz.

SOSYAL MEDYADA OLMAK YA DA OLMAMAK!

E silelim bütün hesaplarımızı” derseniz, bu da bir çözüm ancak koçlukta sevdiğim sorular da arkasından geliyor. “Bu değişim sana ne katacak?” ve ardından “Bu değişim sana ne kaybettirecek?” Hepimiz sosyal medya ile ilişkisi farklı olduğuna göre bunlara verilecek farklı cevaplar aynı zamanda değişim sonrası sürdürülebilirliği de fark ettirip, karar almamızı kolaylaştırabilir. “Değişim yapayım derken, göz çıkarmayın” derim bazen gülerek mentörlük yaptıklarıma. Değişimin adı yeni umutları getirir ama mutlaka eski bir şeyleri de götürür. Onlara ihtiyacımız kararımızda belirleyici olacaktır.

REÇETE

Yapılan bir araştırmada[1] dijital detoks üzerine yapılmış iki bin beş yüz yetmiş sekiz araştırmanın sonuçları birleştirilip, yaş, cinsiyet, sosyal medya kullanım sıklıkları göz önüne alınıp özet çalışmada dijital detoksun kısa süreli stres mekanizmalarında etkili bir değişikliğe yol açmadığı ancak daha uzun vadeli depresif ruh halinde, “sosyal karşılaştırmalar ve bilgi yüklemesi” nin azalması nedeniyle istatistiksel olarak ciddi iyileşmeler yarattığı gözlemlenmiştir.

Bu durumda depresif hissettiğimiz zamanlarda sosyal medyada kendimizi oyaladığımızı zannederken, aslında uzun vadede yeni negatif algılar ve zihin yorgunluğu yüklediğimizi de gözden kaçırmadan kendi doktorumuz olup, kendimize uygun bir sosyal medya detoksu reçetesi vakti gelmiştir belki. Ne dersiniz?

Her şeyin kararında olduğu, keyifli bir hafta dileğiyle…

PCC Despina Kamviseli Hanidis


[1] Impacts of digital social media detox for mental health: A systematic review and meta-analysis,

Roy N Ramadhan , Derren D Rampengan , Defin A Yumnanisha , Sabrina BV Setiono , Kevin C Tjandra , Melissa V AriyantoBulat Idrisov , Maulana A Empitu, 07.08.2024

KOZMOSUN ÇOCUKLARI

person holding world globe facing mountain

Yazma derslerimden birinin son dakikaları… Bana her seferinde ilham veren, güzel kadın grubuna, “iyi akşamlar,” deyip, bir kahve içmeme beş kala, hocamız yazarlık halleriyle ilgili bir örnek vermek için yazısını okumaya başladı.

Yazısının rotası bambaşkaydı belki ama ilk bölümünde anlattığı çocukların oyun kuruşu ve etrafındaki yetişkinlerin onlara yaklaşımı, gözlerim uzağa dalarken önümde, tam HD ekran canlandı.

Bugünün annesi, geçmişin oyun kuran çocuğu olarak, iki kimliğim arasında gidip gelip, eşyalara yüklenen anlamı gözlemledim. Çocuk oyun kurarken, hevesli hevesli, etrafta senaryosuna uygun eşyaları, seçip yerleştirirken, yaşanmışlıkların yorgunluğuyla, anne, sessizce, “evin dağılışını” izler.

Çocukken “hayatı ne kadar ciddiye alıyorlar,” diye ebeveynlerimi sıkıcı bulduğum anlarla, bugün sıkıcı bir olaydan sonra, suratımı asıp, hayatı kaçırmaya izin verişim, üst üste oturdu. Onlar aralarında “Sen anlamıyorsun,” “Sen de bilmiyorsun,” diye çekişirken, içimdeki bilge “durun” dedi.

“Bunun dünyadan haberi yok,” dedi yetişkin. “Her şeyi oyun sanıyor.”

“Onun hayalleri yok,” dedi çocuk. “Her şeyi bildiğini sanıyor.”

Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara peri masalı okuyun, daha da zeki olmasını istiyorsanız, daha da çok peri masalı okuyun

Albert Einstein

Benim içimdeki bilge sesini pek çıkarmaz, gülümseyerek anlatır. Bir sırıtışla yetişkin tarafıma döndü, yetişkin tarafım, yine çocuğun saflığına, toplumca dokunulmayışına, yenik düştüğünü anladı.

Çocuk, oyun kurarken, yeni yıkanmış çarşafı çatı, özel seri vazoyu kale, taksiti bitmemiş koltukları duvar, o güzelim ütülü örtüyü halı yapmak ister. Çocuk, henüz, ailenin peşine düştüğü, malını kurtarma derdini tanımadığından, seçimlerine müdahale edilmiş hissedip yaygarayı koparır. Aile hemen adını koyar 2 yaş krizi, 4 yaş krizi vb… Sakinleşmesini bekler, ardından çocuğu teselli etmeye çalışırlar. Oysa çocuk yastadır. Evini kaybetmiştir, onunla kurduğu hayallerle beraber…

Durumu hemen tersine de çevirelim. Ebeveynler, hayat yolculuklarında kendilerine arkadaş seçer, eş seçer, ev seçer, içine eşya seçer. Biz, o lego evleri kurar gibi parça parça eşyalar alır, hayallerimizi de onlar üzerinden kurarız. Bahçeli evimizin hamağında yapacağımız keyif, salonun rahat koltuğunda dinlenme planları yaparken, bir anda bir haber gelir.  Ya da çocuğun başına gelen üzerinden düşünelim mi?

MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ

Biri, gündelik hayatımızı devam ettirip, yeni planlar yaparken, gelip, evimize el koysa, içinde ne varsa kaldırsa, alsa, biz yaygarayı koparırken, oturup bir de sakinleşmemizi bekleyip, bizi teselli etse, biz de çocuklar gibi, çabuk unutup, yeni hayallerle devam edebilir miyiz?

Bizler, yetişkinler, malzemeleri birleştirip evler yapıp, önüne arabalar koyarak, değişik kostümler giyip, gün içinde birçok rol değiştirirken, evren de bizim hayallerimizi anlamıyor olabilirdi.

 “Samanyolu mu? Evren içerisinde bu galaksiler, bir kumsaldaki kum taneleri gibidir. Hiç kumsala gittiğinizde, özel bir kum tanesine diğerlerinden fazla önem veriyor musunuz?”

                                                                                                     Çağrı Mert Bakırcı*

Sadece yüzde beşi keşfedilen evrende bile, Dünya, net görüntülenemeyecek kadar küçükken, onun da içinde minicik kalan bizlerin, minnacık eşyalara verdiğimiz değer ve sahiplenme, oradan çok komik gözüküyor olmalıydı. Her eşya ve sahip oluşun, bize yüklediği endişenin farkında olmadan, onları, hayatın gerçeği, hayallerimizi ise çocuk işi sanıyorduk…

YİNE YENİ YENİDEN

O oyuncak yerine koyduğu eşyalar önünden toplanan çocuk da kayıp yaşamaktadır, depremde evini kaybedip hayatta kalan yetişkin de.

Sorgu bundan sonra başlar. “Bu benim başıma neden geldi? Şimdi her şeyi baştan mı yapacağım?”

Kurduğu oyunu ve hayalleri yıkılan çocuk ağlar. Sebep diye anlatılanlara, boş gözlerle bakar. Sessizleşince, tekrar oyun kurduğu yere yavaşça gider, bozulanı düzeltecekken, eskiye özlem gelir. “Ben eski halini istiyorum.” Elindekini fırlatıp, oyun alanını terk ederken, bir daha ağlamaya başlar çocuk. Susana kadar uzaklaşıp oyun alanına bakar. Ölümsüz ruhunun hediyesi, hayal gücü, zamanla kırılan kalbini sarıp sarmalar. Temkinli ve meraklı adımlarla, burnunu çeke çeke, tekrar bozulmasından korktuğu yeni bir oyun kurar ve zamanı unutur, tıpkı evrenin, kendini milyarlarca yıldır, yıkıp baştan yarattığı gibi. Anlamı aramak yerine akışta anlam yaratarak…

“Sen, kendini bir süreliğine kendini insan olarak ifade eden evrensin.”

Eckhart Tolle

*https://evrimagaci.org/mutevazilastirici-bir-deneyim-dunyanin-evrendeki-konumu-ve-adresi-3010

Dinlemek Ya da Dinlememek İşte Bütün Mesele Bu

DİNLENMEK YA DA DİNLENMEMEK İŞTE BÜTÜN MESELE BU

Geçen pazar günü Instagram hikayemde, integral kadranı da göz önüne alarak insanın üç boyutunu ruh, beden ve zihnin ayrı ayrı dinlenmeye ihtiyacı olduğunu hatırlatan bir hikâye paylaştım. Sobaya ucundan köşesinden de olsa yetişen nesil hatırlar, pazar günleri evin sıcak tutulup, banyo yapılıp, dinlenildiği, haftanın sohbetini yapıldığı sakin, yavaş bir gündü. Buna özlem duymuş ve yorgun halimle kendime nottu aslında hikayem… Bir gün sonra etkileşimlerime göz atarken birden bir şey fark ettim.

Dİ”N” LENMEK

TDK’ nın dediği gibi “güç kazanmak için, çalışmaya ara vermiş” tim ancak “yorgunluğum giderilmemişti.” Oysa fiziken dinlenmiş, sevdiğim şeylere vakit ayırmış, ruhumu besleyen acil durum listemden seçtiklerimi de keyifle yapmıştım. Ama iç sesim susmamıştı. Eksik olan neydi?

Paylaşımımı gözden geçirirken dinlenmek kelimesi bende birden başka bir anlam kazandı. Dinlenmek kelimesi mesleğimin en önemli şartını çağrıştırıyordu. Dinlemek… Dinlenmek… Bir kelime iki anlamla aynı fonksiyonu yerine getiriyor olabilir miydi?

YİNE Mİ STRES?

Yorgunluğuma tanıdık bir şikâyet de eklenmişti, sabahları çene ağrısıyla uyanmak. Gabor Mate’ nin Vücudunuz Hayır Diyorsa kitabının bibliyoterapisine bir psikolog arkadaşımın moderatörlüğünde katıldığımdan beri, yaşadığım fiziksel sıkıntıların altında yatabilecek bilinçaltı sebepleri de araştırır oldum. Psikosomatik belirtiler denilen bu semptomlar, yani “sen beni anlamadın, ben sana hissettireyim de gör” deme şekli ruhumuzun.  Bruksizmin (diş sıkma) altında yatan bilinç altı sorununu araştırdığımda, bilin bakalım arkasından ne çıktı?

Eğer sürekli bir içsel konuşma hali (dışarı aktarmada zorluk) isek, yanıt veremediklerimiz, anlatamadıklarımız kaldıysa, bilinçaltımız biz uykudayken bizi bunlardan korumak için onları “ısırırmış”. Biz uykuda etrafımıza dişimizi geçirmeye çalışırken oluşan çene ağrısının çözümü de bugünlerde çok popüler olan masseter botoks (çeneyi kasını hareketini, ilaçla engelleyen bir uygulama), e o kadar ağrı çekmişken, iki iğne de kırışıklıklarımıza attırıveririz değil mi? Kırışıklıkları açıp, çenemizi de sağlama aldıysak asıl sorunu stresi ve ifade eksikliğini halletmeye vaktimiz var demektir.

DİNLEYEN VAR MI?

Koçluk mesleğinde rahmetli hocam MCC Hatice Yıldıran ilk derste, daha birbirimizi tanımadan bir dinleme egzersizi yaptırmıştı. İkili gruplar halinde birbirimizi dinlemiş, karşımızdaki kişinin kim olduğunu dinlediğimiz kadar biz anlatmıştık. Eğitime farkındalığı yüksek ve iletişim eğitimi almış insanlar katılmış olsa da dinleme başarımız ortalamada kalmıştı. Biz duyup hatırladıklarımızı aktarmıştık, hatta biraz negatif bir geçmiş varsa geçmiş olsun ne yapabilirim diye her iyi insanın yaptığı gibi birbirimize destek olmuştuk. “İşte demişti Hatice Hocam önce dinlemeyi öğreneceğiz, tavsiye vermeden, cevap vermeden, sempati kurmadan dinlemeyi.”

KOÇ DESTEK OLMAZ MI?

Sempati kurmadan koç mu olunur diye kızmıştım içimden, ben insanlara yardım etmek istiyordum, çareler önermek, sorunlarını halletmek istiyordum. Henüz koçluk yolculuğumun ilk gününde yöntem konusunda çok yanılıyordum.

EMPATİ? SEMPATİ?

Hemen elimi kaldırdım. Bir koçun empati becerisinin yüksek olması gerekmez miydi? Aldığım cevapla, yıllığımda dahi defalarca tekrarlanmış, “Güzin Abla” lakabımın bana bilmeden ne kadar yük bindirdiğini öğrendim. Hatta o güne kadar, belki de yanlış yönlendirerek, kaş yapayım derken göz çıkardığımı…

Sempati, kişiyi, kendi yaşanmışlıklarımız filtresiyle dinlemek, kendi doğru – yanlış ölçerimizi devreye sokarak, çözüm bulmaya çalışmak, tavsiye vermek, onunla ve bazen onun yerine üzülüp, sevinmektir.

Empati karşısındakinin düşüncelerini, hislerini, kalıplarını onun doğduğu günden bu yana geliştirdiği kişiliği ve alışkanlıkları doğal kabul ederek, kendini tam da onun olduğu yere koymaktır.

Dİ”N”LENMEK LÜKS MÜ?

Burada bahsettiğim kavramların da ötesinde, dinlemenin önündeki en büyük engel kişinin egosu. Yunanca da “ben” anlamına gelen ego, ehlîleştirilemezse “ben bilirim”, “ben de yaşadım”, diyerek konuşmanın ortasına atlamaya güdülenmiştir. Etkin bir dinleyici olmak adına egosunu tanıyıp, kendini tanıma yolcuğuna sürekli devam eden, eğitimler almış psikolog ve koçlar gibi profesyonellere maddi olarak ulaşmak her zaman mümkün olmayabilir. Forbes dergisinde yayınlanan “Kendini Dinletmenin Pratik Yolları” makalesinde, iletişimci Erika Andersen çözüm olarak sunduğu maddelerin bir numarasına DİNLE yazmış. Di”n”lenmek istiyorsak önce biz dinleyeceğiz…

 YAKININIZI NASIL ALIRDINIZ? SEMPATİK Mİ? EMPATİK Mİ?

Dinlemenin gerçek anlamından bahsetmeden önce aynı konu üstünde gelişebilecek, bir sempatik bir de empatik diyaloğa göz atalım mı?

Kişi: “Ya sorma eşimin operasyon olması gerekiyormuş, çocukları da bu hafta bırakamam, para da ayarlamak lazım, of, sinirlerim çok bozuk!

Sempatik: “Geçmiş olsun, öyle hemen operasyona sokma sakın, benim doktoruma götür önce bir, biliyorsun babamın başına geleni. Çocukları düşünme şimdi. Para için de sıkma canını çözeriz.

Empatik: “Geçmiş olsun, baya sıkışmışsın gerçekten, işini kolaylaştırmak için bir şey yapmamı ister misin?

Bir durup hissedelim. Hangi cevaptan sonra bu endişeli kişi düşüncelerini durdurup bir nefes alabilir?

İkisinin de niyeti yardımcı olmakken empatik olan kişiyi dinleyip, onun duygusuna ve fikrine saygı duyarak cevap vermiş, sempatik olan ise kendi telaşını da istemeden size aktarıp, kendi “doğru” çözümünü kişiye dayatmıştır.

“Dinlemek karşındakine sen varsın, sana değer veriyorum demenin en kestirme yoludur.”

Doğan Cüceloğlu

Sempatik dinleyicinin yardım önermesi, gönle hoş gelebilir. Ancak sunduğu yardım teklifleri ve fikirler kişiye içinde olduğu durumun yanında bir sorumluluk daha yükler. Bu kişinin başka bir doktora gidecek maddi ya da fiziki şartları yeterli midir? Çocuklarını dediği gibi düşünmeden durabilir mi? Sunulan maddi yardım ona ne hissettiriyor? Anlatan çoğu kez “sadece dinlenmek” ister.

“Söz söylemekte yücelik aramayın!

Dinlemek, söylemekten yeğdir”

Mevlâna

Dünyanın dört bir yanında, etkili konuşma, sunum teknikleri, ikna edici konuşma dersleri veriliyor. Birilerine hitap ederek faydalı olmak ile dinleyerek faydalı olmak arasındaki fark nedir? İnsanlar bir konuşmacının sunumuna kendi kararlarıyla ilgilenerek katılırlar, fikirlerini dinlemeye açık ve isteklidirler. Oysa bir sohbet esnasında bilirkişi olmadan fikir vermek, sıklıkla izin istemeden yapılır.

ÖNCE DİNLE

Di”n”lenmek istiyorsak önce biz dinleyelim demiştik. Gündelik hayatta karşımızdakini bütün dış uyaranlara rağmen dikkatle dinlemek, elimizden telefonu bırakarak dinlemek, hele de aramızda bir anlaşmazlık varsa çok kolay değildir. Konuştuğumuz kişi ne derse desin, haklı çıkmadan (bu da başlı başına bir konu olabilir), cevap yetiştirmeden dinlesek kaç boşanma davası iptal olurdu kim bilir? Bizim de canımız var tabii, dinlemek sazı karşımızdakinin eline verip hiç konuşmamak değildir. Karşımızdaki empatik şekilde dinlediysek ve sınırlarımızın ihlal edildiğini düşünüp, kırmızı ışık yanıyorsa günah benden gitti artık… Peki nasıl olur bu empatik dinleme?

ETKİLİ DİNLEME İPUÇLARI

  1. Dinlerken dikkatimizin tamamen karşımızdakinde olduğuna emin olup, başka şeyler ve bugünün vebası olan telefonumuzla uğraşmıyoruz.
  2. Karşındaki konuşmasını bitirmediği sürece sözünü kesmeden dinlemeyi duymuşuzdur ancak bir adım ileri gidip üç- dört saniye sessizlik oluşması anında da beklemek, karşımızdakinin düşünüp anlattıklarını derinleştirmesine imkân verir.
  3. Dinlerken duygularımız tetiklenip cevap veresimiz geliyorsa burada ego kontrolü devreye giriyor. Karşımızdakinin sözünü kesmeden dinlersek, haklarımızı karşımızdakine devretmiş olmayız, sadece dinlemiş ve anlamış oluruz. Anlamaya başladığımızı hissettiğimizde bağınız kuvvetlenecek. Sabrın sonu selamettir!
  4. Anlatılanın ve fikirlerin, karşımızdakinin doğru ve yanlışları ve kalıplarıyla işlenmiş olduğunu ve herkesin hayat filtresinin farklı olduğunu unutmadan, farklı fikirlere izin vererek dinleyelim. Bu bizi de özgürleştirecektir.
  5. Dinlemek öncelikle ona dikkatini hediye etmek olduğu kadar, onu anlamaya da çalışmaktır. Anlamamak da anlamak kadar doğaldır. Geçiştirmek ve anlamış gibi yapmak yerine, “bu dediğini anlamadım”, “senin için şu ne demektir” gibi sorularla ilgi ve iletişim kalitesini bir üst seviyeye çıkarabiliriz.
  6. “E bir ara biz de konuşacağız değil mi?” diye sabırsızlanmıyoruz, belki de bu sefer sadece dinleyeceğiz. Hiç konuşmadığımız bir sohbette değer verdiğiniz birini dinlerken, derinde yaptığınız anlam araştırmaları, zamanla bize de ayna tutacak, bizim de sorularımıza kendiliğinden cevap olacaktır. Bir taşla iki kuş!
  7. Ve son olarak bunun bir alışkanlık olduğunu, ilk denelerimizde tamamen çuvallayabileceğimizi ama istersek zamanla daha huzurlu ve barışçıl sohbetler yürüteceğimizi bilerek denemeye devam edelim.

DİNLEDİK DE NE OLDU?

Dinlemek, bütün dikkatinle dinlemek, anlamak için gerçekten çaba sarfetmek, kendi içimizle temasımızı da kuvvetlendirir, dinlerken kendi sorularımıza cevap bulduğumuz, koçluk mesleğinde sıklıkla yaşadığımız bir durum. Çünkü dinlemek ilham verir. Dünyada bilyonlarca taneciğin birleşiminden yaratılmış, farklı bireyler oluşumuz, ortaya doğadaki gibi karmaşık olduğu kadar ahenkli bir güzellik katacak, zihin ve ruhumuzun da bu ahenge ortaklık etmesi huzuru ve nihayetinde dinlenmeyi de getirecektir.

Hepimize bol dinlenmeli sohbetler!